Video Foto Galeri Yazarlar
23.7.2017 - Pazar

Ahid Söz Vermek ve Ahde Vefa - (Son) 5. Bölüm

Şahımerdan Sarı Hoca'nın Ahid söz vermek ve ahde vefa konulu yazı dizisinin son(5.) bölümü.

19 Temmuz 2017 17:01
A
a

(Yazının 1. Bölümü) 
http://www.islahhaber.net/makale/ahid-soz-vermek-ve-ahde-vefa---1-bolum/

(Yazının 2. Bölümü) 
http://www.islahhaber.net/makale/ahid-soz-vermek-ve-ahde-vefa---2-bolum/

(Yazının 3. Bölümü) 
http://www.islahhaber.net/makale/ahid-soz-vermek-ve-ahde-vefa---3-bolum/

(Yazının 4. Bölümü) 
http://www.islahhaber.net/makale/ahid-soz-vermek-ve-ahde-vefa---4-bolum/​



İşte bu elinizdeki kitap İslam'ın dört ana bölümünden en önemlisi olan itikat kısmını içeren konuları esas almaktadır. Bu konuda geçmişte kitaplar yazılmıştır .. Bilhassa müteahhirin ulemasının döneminin başlangıcı olan· İmam-ı Gazali'den sonra Osmanlı öncesi Abbasi hilafetinin sonuna kadar çok alimler bu konuda eserler yazmışlardır. Çünkü o zamanlarda sapık fırkaların ve bir taraftan müsteşriklerin alemi İslam üzerinde itikadi konularda tahrifat yapmaya yönelik çalışmaları yoğunlaştırarak devam ediyordu. Bunlara karşı İslam alimlerinden bazıları, bunların saçacakları zehirlere panzehir olacak izahatlar yapmak zorunda kalmışlardır. İmam-ı Maturidi, İmam-ı Eş'ari, Taftazani, Seyyid Şerif Cürcani, Fahrurazi gibi alimlerin bu konuda büyük hizmetleri olmuştur.

Yaklaşık olarak 600 yıllık Osmanlı Devleti döneminde büyük alimler çok fazla akaid kitabı yazmamışlardır. Zira o dönemde Osmanlı İslam Devleti içerisinde batıl ve bid'at fırkalar merkezi bir yer işgal etmemiştir. Alimlerimiz de batıl fırkaları çökertmek için çok sayıda kitap telif etmeyi uygun görmemişlerdir. Ancak kelam ilminde yukarıda saydığımız zevatın kitapları ders olarak okutulmuştur.

Osmanlı Devleti Döneminde Şia' dan başka etkili bidat mezhepler yoktu. İslam Coğrafyası nispeten fikri bir istikrara kavuşmuştu. Hatta özellikle Abbasiler döneminde revaçta olan felsefenin tahrifatları ve etkileri de Osmanlı Dönemi'nde fazla göze çarpmamaktadır. Şimdi kısa da olsa Osmanlı'dan günümüze ilmi yapı ve akaid üzerinde duralım.

Gayemiz Osmanlı tarihi anlatmak veya onu övmek değil ama konumuzla ilgili olarak Osmanlı devletinin şu özelliğini anlatmakta fayda görüyoruz.

Malumdur ki Hulefa-i Raşidin'den sonra birçok İslam Devleti kurulmuştur. Bunların içerisinde Osmanlı devleti de dahil olmak üzere Hilafet-i Kamile diye tavsif edilecek başlı başına bir devlet bulunmamıştır. Ancak Osmanlı Devleti, Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emeviye Devleti, "Timur'un devleti, İran Şahlık devletlerinden ve daha diğer İslam devletlerinden daha ziyade İslam ilmine ve alimlere önem vermiştir. Bunun sebebi ise Osmanlıyı kuran ve onu geliştiren Al-i Osman'ın ilme önem vermesidir. İslam'ın yücelmesini ve yayılmasını merkeze almasıdır.

Mezhep ihtilaflarına dalmaması ve kafirlerin fitnelerini yok etme azmidir.

Osmanlı Devleti küfür devletleri ile özellikle Hıristiyan devletleri ile savaşarak büyümüştür. Esasen kafirlerle cihad etmek müslümanların bariz vasfı olduğu gibi hidayette olmanın alameti ve dimdik ayakta kalmanın garantisidir. Nitekim Allahü Teala (cc) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى 
الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ 
يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ 

"Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. (Maide 54)

Osmanlı Devleti; İslam Fıkhını uygulayan bir devlettir. Ahmed Cevdet Paşa Osmanlı Devleti hakkında şu tespitlerde bulunmuştur:

  "Her hususta şer'i şerife inkıyat önemli işlerde ehl-ü erbabı ile meşveret, avam ve havassa makam ve rütbelerine göre ikram, İslam Dini'nin direkleri mesabesinde olan alimlere hürmet, Peygamber Efendimizin (sav) "insanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır" hükmüne uygun hareket, "Allah'ın emirlerine ta'zim, yarattığı varlıklara şefkat" düsturuna uygun hizmet; idari münasebetlerde isar, ihsan, feragat teşkilatlanmada ciddiyet, sosyal adaletin temini için vakıf ve imaret tesisi, ilay-ı Kelimetullah ideali üzere Allahü Teala (cc) yolunda cihad ve gaza, daha evvelden ortaya çıkmış olan bidat, hurafe ve taassupları ortadan kaldırıp samimi ve ölçülü bir dindarlık ve tam bir adalet üzere icraat."

  Yukarıda da görüldüğü gibi Osmanlı Devleti ilme ve ilim ehline çok büyük bir önem göstermiştir. Bütün camiiler aynı zamanda medrese öncesi okul işlevini görüyordu. Şam'daki Ümeyye Camii'nde Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli Mezhebine göre temel dini eğitim veriliyordu. Fatih Sultan Mehmed (rh.a) İstanbul'u fethettikten sonra o zamanlar İstanbul'da bulunan sekiz ayrı camiye müderrisler tayin etmiştir.

 Fatih Sultan Mehmed (rh.a) dönemi Osmanlı Medreseleri için de belirli bir oranda dönüm noktası oluşturmuştur. Medrese eğitimi hem daha sistemli hem de disiplinli hale getirilmiştir. Bu sistem ve disiplin 16. Yüzyılın sonlarına kadar böyle devam etmiştir. Daha sonra özellikle "iltimastan" kaynaklanan istismarlar vesilesi ile medreselerde istenen disiplin ve sistem yakalanamamıştır. Sistemsizlik vesilesi ile ilimlerde geliştirilememiş özellikle akli ve tecrübi ilimlerde büyük bir gerileme söz konusu olmuştur. Daha sonra modern anlamda okulların açılması ise medreselerin kadr-i kıymetini düşürmüştür. Cumhuriyetle birlikte hem dil devriminin meydana gelmesi hem de eğitimde birlik adına medreselerin yasaklanması eğitim sistemi içerisinde medreseleri devre dışı bırakmıştır.

  Osmanlı Devleti cihad ibadetinde merkez olarak kafirleri hedef almıştır. Osmanlı Devleti bazen Karaman oğulları ile savaşmışsa da mezhebi ihtilaf vesilesi ile değil siyasi taht kavgasından savaşmıştır. O dönemde Osmanlı Devleti'nin mezhebi ihtilafı sadece İran ile mevcut idi. Buna rağmen diyebiliriz ki; İran ile Osmanlı arasındaki savaşlarda mezhebi ihtilaflar merkezde görünse bile siyasi çıkarlar ve ihtilaflar ön planda idi.

Yavuz Sultan Selim (rh. a)'in Mısır ve Hicaz seferlerine sebeb ise kesinlikle mezhep ihtilafı değildi. Bu seferlerdeki merkezi sebeb yine siyasi anlaşmazlıklar olduğu gibi İslam alimlerinin fetvalarıdır.

Osmanlı Devleti güçlü ve cihangir bir devlet olduğundan ve Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat ulemasının fıkhı ile hükmettiğinden bidat fırkalar içinde türemeye imkan bulamamıştır. Osmanlı Devleti'nin son dönemleri hariç olmak üzere hiçbir zaman tüm toplumu saran bir kargaşa ortamı yaşanmamıştır.       .

İran'ın mezhebi taassubu ve kışkırtmaları sadece bölgesel ve kendi içinde akim kalmıştır. Hatta İran, Hindistan'daki Müslümanları bile etkileyememiştir. Zira Hindistan'daki Müslümanlar içerisinde "cidal" ortamı bulunmamaktaydı. İran'ın etki alanı sadece Rusya ve İran arasındaki Azerileri zaman zaman etkilemiştir.

İran Devleti o dönemde sanıldığı kadar da güçlü bir devlet değildi. Sadece Osmanlı Devleti'nin Batılı Devletlerle savaşından istifade ederek Osmanlı'ya saldırıyordu. Bu saldırılar sonucunda da hemen her zaman yeniliyordu. Osmanlı ise savaşı kazandığında anlaşmalarda bazen Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) Hz. Aişe (ra) sebt etmemeleri üzerine anlaşma şartı koşuyorlar, İran Şahları da kabul ediyordu. Hatta İran Şahı Nadirşah zamanında Ehl-i Sünnet mezhebini resmi olarak kabul ettiklerini beyan etmişlerdir.

Kısaca Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemine kadar ilmi bir ortamın olduğunu; ilim ehline önem verildiğini, Ehl-i Sünnet ve'l Cemaatten taviz verilmediğini söylemek mümkündür.

Osmanlı Devleti'nin gerileme döneminde koca adam gibi ağır hastalığa yakalanmış olduğu bir dönemde fırsattan istifade Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır ahalisi üzerinde Vahhabilik hareketi etkinliğini göstermiştir. Devlet kendi içerisinde karışıklıklarla beraber dışta bütün Hıristiyan devletlerinin İngiliz misyonerliği dahil ve hatta Yahudi milletlerinin komploları ve Osmanlı devletini parçalama belirtileri fikri ihtilafların at koşturmalarına tam bir zemin oluşturmuştur. Gerçi kafir devletlerle dostluk kurmaya başlandığı zamandan itibaren hastalık mikroplarını kapmıştı. Avrupalı devletlerin siyasi, ticari, askeri ve kültürel kanunlarım taklide başladığı andan itibaren hastalığım kapmış, gerçek İslam alimlerinin itibarı sarsılmış, Batı taklitçilerinin tesirine girmiş, İslam'ın siyasi ve itikadi nizamından verilen tavizler çoğalmış ve baştaki idarecilerin yeterli ferasete sahip olmamaları yüzünden de Osmanlı'nın Batıyı taklit pahasına İslam'dan taviz vermiştir. Halklarda islam'da cahil kalıp onları yönlendirecek yeterli kalitede alimler bulunmadığından ve de saf niyetli fakat gafil oldukları için küfrün emellerine hizmet eden bazı kişilerin peşinden gidip onlara destek verdiklerinden dolayı zillete mahkum kaldılar.

Bu dönemde İslam alemine fikri kaosa hizmet eden M.Abduh, Reşit Rıza, Cemalettin Afgani gibilerinin tüm gayret ve çabaları i-se ancak küfür sistemlerini kurmak isteyenlerin işine yaramıştır. Sonucuna razı olmasalar da yaptıklarından mazur sayılamazlar zira "Allah facirin eliyle bu dini teyit eder" fakat Müslümanların eliyle küfrü teyit etmez. Eğer küfür bazı Müslümanım diyenlerin eliyle destekleniyorsa, onlar imanlarını tazelemek zorundadırlar. Osmanlı Devleti'nin son zamanlarından yakın yıllara kadar gerek Ehl-i Sünnet ve gerekse ehli bid'at fırkalarında adeta ilimde bir fetret devri yaşandı.

Küfür filemi de dünyanın siyasi, askeri ve ekonomik dizginlerini elinde tuttuğundan emin olduğundandır ki mahkum ettiği Müslüman halklara istihzalı bir tebessümle zehirli dişlerine yaldızlı cila çekerek seyirle meşgul oluyordu. Küfür aleminin rahatlığı, Müslüman halkların üzerinde iktidara getirdiği kendi (Müslüman maskesini giymiş) ajan ve kuklalarının eliyle halkları İşlam'dan cahil bırakmış Kur'an-ı Kerinı'i anlayan alimler tek tük çıksa da kuklalarının eliyle idama ve zindana gönderilmiştir. Küfür Müslümanları sadece kültürel alanda değil bir taraftan da ekonomik olarak sömürüyor, Müslüman halkların ayağa kalkacak takatinin olmaması için bütün yolları tıkamış olduğunu zannederek rahatlık içerisinde yaşamışlardır.

Güneşin uzun süre dünyayı karanlıkta bırakmadığı gibi beşerin hidayet güneşi olan İslam hakimiyetinin de uzun süre kaybolmayacağı bir hakikattir. İşte ehli küfür bunu anlayamazdı.

Birde görüldü ki bahar mevsiminin gelmesiyle her taraftan Allahü Teala (cc)'nın izniyle tabiatın hayat bulması gibi, her taraftan bir İslami uyanış başlamıştır.

Bunu gören küfür ve uşakları, tedirginlikle telaşa düştüler. Bu uyanışın önünü nasıl alacaklarını sık sık istişare ediyorlar. Hem de küfür kılıflarının her çeşidiyle.

Kuranla hayat bulan. alemi İslam'ın küfre ve uşaklarına mahkfuniyeti mümkün değildir. Zira bu alem ümmet-i Muham-med vasfına muttasıf ise, hedefi dünya hakimiyetidir. Vatanı belli bir coğrafya değildir ve bu ümmet varsa, hakkı izzettir. Zillet değildir. Allahü Teala (cc) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

يَقُولُونَ لَئِن رَّجَعْنَا إِلَى الْمَدِينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ 
وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ

"Onlar: Andolsun, eğer Medine'ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük. ancak Allah'ın. Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.’’ (Münafıkun 8)

Bunun içindir ki; Batılı kafir devletler Müslümanların yaşadıkları bölgelerde ki iktidarlar yön veriyor, destek veriyor ve sık sık uyanlarda bulunuyorlar. Kafirler müslümanların içten tahrifata uğraması için en başta kültürel saptırma olmak üzere birçok yönden çeşitli faaliyetler de bulunmaktadır. Müslümanların uyanıp İslam'ı hakim kılmaması için kiralık bilim adamları ve İslam maskeli alimler (belamlar) eli ile çok çeşitli propagandalar devreye sokmuşlardır.

Görüyoruz ki bin sene önceki ehli bid' atın batıl fikirleri yeniden hortlamaya başlamıştır. Bir de yeni felsefi ve ideolojik konuları Müslümanların gündemine getirip, Müslümanların gündemini yanlışlıklarla meşgul edip onlarda Müslümanların bu meşguliyetinin fırsatından istifade ile Müslümanlara tekrar darbe üstüne darbe indirmeye hazırlanıyorlar.

Bu nedenlerden dolayı bu konulardan uzak kalmış Müslümanların kendi düzgün akidelerine vakıf olmaları ve telkin edilecek bozuk fi.kirlerin sapıklıklarını idrak ederek reddetmeleri için bugünün Müslümanlarının anlayacağı dilde ve bu günkü sapık fikirleri reddedecek cevaplara ihtiyacın hasıl olduğu kanaatinden dolayı bu risaleyi kaleme almayı zaruri buldum. Yeri geldikçe bu tür sapıklıklara cevap niteliğinde açıklamalar detaylı olarak geçmektedir.

Tevfik ve inayet ancak Allahü Teala (cc)'dandır. Ona sığınır ve ondan yardım dileriz. Allahü Teala (cc) dilimizi ve kalbimizi yalandan ve yanlıştan korusun. Amin.

Şahımerdan Sarı Hoca'nın ''İslam Akaidi'' Kitabından Alıntıdır. 


Haber var islah eder, haber var ifsad eder
************ Sponsor Reklam Alanı; wp cache | Mobilya | Klasik Mobilya | uçak bileti | mobil uygulama |