Video Foto Galeri Yazarlar
11.12.2016 - Pazar

Av. Hüseyin Kurşun: “Türk Milleti Adına” değil, FETÖ adına karar verdiler!

Okunma: 3614
GÜNDEM 23 Ağustos 2016 15:36
Videoyu Aç Av. Hüseyin Kurşun: “Türk Milleti Adına” değil, FETÖ adına karar verdiler!

Yargıdaki FETÖ kumpaslarından olduğu ortaya çıkan ve kamuoyunda “Vasat davası” olarak bilinen Şahımerdan Sarı davasını, hocanın avukatlarından Av. Hüseyin Kurşun’la konuştuk. Avukat Kurşun, halen Kerkük’te cezaevinde bulunan Şahımerdan Sarı hakkında çarpıcı açıklamalarda da bulundu.

Yargıdaki FETÖ kumpaslarından olduğu ortaya çıkan ve kamuoyunda “Vasat davası” olarak bilinen  Şahımerdan Sarı davasını, hocanın avukatlarından Av. Hüseyin Kurşun’la konuştuk. Avukat Kurşun, halen Kerkük’te cezaevinde bulunan Şahımerdan Sarı hakkında çarpıcı açıklamalarda da bulundu.

 

Hüseyin bey, her ne kadar kamuoyunda “Vasat davası” olarak geçse de, bir FETÖ propagandası eseri olduğundan, Şahımerdan Sarı davası demeyi tercih ediyorum. Efendim bu davanın seyri nedir, özellikle FETÖ ile mücadele sonrası bu davayla ilgili ne gibi gelişmeler beklenebilir? Bizimle paylaşır mısınız?

                

Kullanılan bomba TSK envanterinde bulunmuştu

İsterseniz kamuoyunda “Vasat davası” olarak adlandırılan davanın geçmişten bu yana geldiği noktayı izah edeyim. Bidayet ve nihayet ilişkisinin anlaşılması açısından yararlı olur diye düşünüyorum.

                   1-   ŞAHİMERDAN SARI’YA YÖNELİK 1997‘DE YAPILAN İLK OPERASYON VE YARGI ZULMÜ: FETÖ KOALİSYONLU DERİN DEVLET ZULMÜ

                       28 Şubat Post-modern darbesi öncesinde bu darbeye sosyal ve siyasal zemin hazırlamak amacıyla Türkiye’de halk iradesini etkisiz kılarak kendi iradelerini etkin kılmak   isteyen ve bu gün de kendilerini gizleyemeyecek hale gelen, bir çoğu  daha sonra Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah Örgütü gibi davalarda  yargılanmış olan güçlerin darbe öncesinde kullandıkları uydurma tehditlerden  “İRTİCA” ve “BÖLÜCÜLÜK” kavramlarına işlerlik kazandırmak amacıyla sahte dini ve sol tandanslı terör örgütleri oluşturma ve kendilerinin organize ettikleri  silahlı saldırı ve bombalama olaylarını değişik isimler taktıkları örgütlere mal etme  yolunu kullandıklar bu gün halk nezdinde malum olmuştur.

       Nitekim 1997 yılında Gaziantep fuar alanında yaşanan bir bombalama olayı VASAT isimli  hayali bir örgüte mal edilmiş bu örgütün lideri olduğu iddia edilen Şahi Merdan SARI hiç bir şeyden habersiz gözaltına alınmıştır. O zamanın olağanüstü şartlarında işkenceyle imzalatılan “ifade” tutanakları mahkeme ilamı gibi değerlendirilerek 18 yıl hapse mahkum edilmiştir. Bu davanın yargılaması sırasında fuar alanındaki kitap standına atılan bombanın TSK envanterine kayıtlı olduğu anlaşılmış olup, suça konu terör  eyleminin JİTEM kaynaklı olduğu ve Jitemin ve onun sacayaklarından birini oluşturan ERGENEKON derin yasadışı yapılanmasının ürünü olduğu bu gün daha iyi anlaşılmaktadır.

       Şahimerdan SARI 1997 yılında gözaltına alınana kadar 18 yıl Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olarak değişik camilerde kadrolu imam-hatiplik yapmıştır. İmam-Hatip görevlisi iken vermiş olduğu vaazlardan rahatsızlık duyan derin devlet dediğimiz yasa dışı yapılanmaya arkasını dayamış resmi çevreler Şahimerdan SARI’yı  terör örgütü lideri ve vaaz verdiği sıradan insanları da terör örgütü üyesi kategorisine dahil etmişlerdir. Şiddetin ve terörün her türlüsüne karşı olmayı dini inancının bir gereği olarak gören Şahı Merdan SARI’yı bir şekilde şiddet yanlısı bir terör örgütü kurucusu gibi göstermek  ve potansiyel suçlu ilan etmek adına 1997 yılında Gaziantep fuar alanında İncil satan bir kitabevi seçilerek o tarihlerde OHAL bölgesi ilan edilmiş olan doğu bölgesindeki bir karakoldan alınan bombalar patlatılmıştır. Oynanan bu oyun Şahimerdan SARI hocanın yaklaşık on yıl suçsuz yere cezaevinde yatmasına neden olmuştur.

 

“İslami terör” FETÖ uydurmasıydı

ŞAHİMERDAN SARI’YA YÖNELİK 2009’DA YAPILAN İKİNCİ OPERASYON VE YARGI ZULMÜ: FETÖ’CÜ PARALEL DEVLET  ZULMÜ

     Şahimerdan SARI  2007 yılında cezaevinden çıktıktan sonra, cezaevinde iken yayıma hazırlamış olduğu kitaplarını, hem insanlara dinini öğretme noktasında yardımcı olmak hem de geçimin temin etmek  maksadıyla anlaştığı yayınevleri vasıtasıyla Kültür Bakanlığı’ndan alınan onayla basarak ve dağıtımının bir kısmını da kendisi üstlenerek satmıştır.

     Fethullah GÜLEN’in başında bulunduğu “hizmet hareketi”  AKP’nin kendilerine o güne kadar görülmemiş imkan ve alanlar açması üzerine özellikle Emniyet ve Yargı Kurumunda etkin bir kadrolaşma içerisinde olmuşlardır. Bu arada boşalan Laik-Kemalist “derin devlet” bürokrasi ve ekonomide büyüyen ve kendi elitini üreten Gülenist yapıya devredilmiştir. Derin devlet kadroları el değiştirince yıllardır tehdit edildiğimiz “irtica” ve “ bölücülük” kavramları yerini “ siyasal İslam, radikal İslam, İslami terör” kavramlarına bırakmış. Bu söylem Gülenist yapı tarafından hem Batı ‘ya karşı hoş görünme hem de ABD ve İsrail ile ilişkilerinin daha iyiye gitmesi ve desteklerini almanın bir aracı olarak gündem de tutulmuştur.

      Emrine amade kıldığı Emniyet ve Yargı aracılığıyla kendileri gibi düşünmeyen İslami kesimlere yönelik periyodik operasyonlar yapılmıştır. Nitekim bunlardan biri de 27.04.2009 tarihli “Vasat” operasyonudur.

     Bu operasyon öncesinde Şahimerdan Sarı tarafından kaleme alınan “Dinler Arası Diyalog Oyunu” isimli makalesi çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde yayınlanmıştır. Dinler arası diyalog faaliyetlerinin mimarı olan Fethullah GÜLEN ve başında bulunduğu “hizmet hareketi”nin gözünden kaçmayan bu yazı sebebiyle Şahimerdan Sarı Hoca ve talebeleri Gaziantep Terörle Mücadele Şubesi tarafından 6 ay kadar bir süre fiziki ve teknik takibe maruz kalmışlardır.    

     Nihayetinde  Şahimerdan Sarı ve bir kısım talebeleri 27.04.2009 tarihinde Gaziantep Terörle Mücadele Şubesi tarafından yapılan bir operasyon neticesinde terör örgütü kurmak ve Vasat Terör Örgütüne üye olmak şüphesiyle  gözaltına alınmışlardır.

    Cumhuriyet Savcısı iddianamesinde; 2009 tarihli operasyonda Terörle Mücadele Bürosunca hazırlanan fezlekeyi esas alarak  oğlu Muhammed SARI’nın Gaziantep başta lmak üzere diğer illere dağıtmasını ve karşılığında ücret almasını, bu alışverişlerde bankalar vasıtasıyla yapılan para transferlerini ve bununla ilgili telefon görüşmelerini “örgüte parasal destek temini” olarak nitelemiştir. Ancak bu yanlı tespit ve değerlendirmelere ilişkin hiç bir maddi/somut delil dosyaya konamamıştır.

     Gaziantep çarşı merkezinde bulunan ŞAHİDDER isimli derneğin kuruluş ve faaliyetleri Şahimerdan SARI hoca ile hiç bir bağlantısı olmadığı, sadece davet üzerine bazen sohbet vermesi için gittiği, tamamen valilikten alınan izinle kurulmuş yasal bir dernek olduğu, üyelerinden aidat aldığı, bu aidatların ise derneğin maddi ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediği için kurban bayramında deri toplandığı ve dernek kuruluşunun çok eskilere dayandığı dosya kapsamı ile sabit iken Cumhuriyet Savcısının bu dernek faaliyetleri kapsamında yapılan aidat ve kurban derisi toplama ve müvekkillerin bu yollu telefon görüşmelerini temel alarak iddianamesinde derneğin yasal faaliyetlerini, iddia edilen örgütün faaliyetlerinin bir parçası olarak değerlendirmesi ve takdim etmesi davanın kurgusallığını ortaya koymuştur.

         Cezaevinden çıktıktan sonra evinden dışarı pek çıkmayan, sadece davet üzerine insanları ziyaret eden ve sosyal ilişkilerini çok sınırlı tutan Şahi Merdan SARI hoca, genellikle evinde bulunduğu için hem ilminden istifade etmek hem de hal hatır sormak isteyen akrabaları başta olmak üzere kendisinin tanıdığı yada tanımadığı insanlar dini meselelerle ilgili kafalarını kurcalayan sorularına yanıt almak için evine gelmiş, il dışında ya da yurtdışında olup da gelemeyen bazı insanlar ise telefonla görüşmeler yapmışlardır.

         Bir insanın sosyal çevresinin olmasından daha doğal bir şey olamaz, ayrıca insanın toplumda iştigal ettiği alan da bu sosyal çevrenin bir parçasıdır.

         Şahi Merdan SARI da sosyal çevresi olan ve İslami ilimler konusunda eğitimi olan ve bununla ilgili olarak kitapları olan bir yazardır. Evine misafir olarak gelen insanları evine almamazlık edemeyeceği gibi kendisine telefonla ya da yüz yüze dini meseleler hakkında soru soran insanlara cevap vermemezlik etmesi düşünülemez.

        Cumhuriyet Savcısı iddianamesinde Gaziantep Terörle Mücadele Şubesi ekiplerinin Şahimerdan SARI hakkında yaptığı teknik takip ( özellikle telefon görüşmeleri ) ve ev çevresinde yaptığı fiziki takip sonucu hazırladığı tapeleri dikkate alarak normal bir hayatın akışına aykırı olmayan sosyal yaşamının yatak odası ve mutfak dışındaki tüm alanlarını “örgüt faaliyeti” olarak değerlendirmesinin gelişmiş, medeni ve insancıl hiç bir hukuk ve ceza sisteminde yerinin olmadığı herkes tarafından bilinebilir.

 

İnşaat ifadesi “cihad”, işçiler “mücahitler”, ev de “cihat bölgesi” diye değiştirildi  

       IMG-20160823-WA0000

Aynı davadan şu an cezaevinde bulunanlar… (Soldan sağa) Muhammed Sarı (hocanın büyük oğlu), Ayhan Yalman, Süheyl Sarı(hocanın oğlu), İsmet Yener, İzzettin Avcı, Muhammed Yılgın, Hüseyin Polat…

       Aynı dosyada yargılanan Ahmet BALKİ’nin çıkarmış olduğu dergi ve iddianamede bahsedilen internet sitesinin örgüt kurduğu iddia edilen  Şahi Merdan SARI ve diğerleri ile hiçbir ilgisi yoktur. Sanık Ahmet BALKİ ifadesinde çıkarmış olduğu derginin kendi bireysel kararı olduğunu, başta Şahi Merdan SARI hoca olmak üzere yargılanan diğer şahıslarla hiçbir ilgisinin olmadığını beyan etmiştir. Cumhuriyet Savcısı iddianamesinde; dergide Şahi Merdan SARI hocanın yazısının çıkması üzerine, bu dergi daha önce zaten potansiyel terör suçlusu ilan edilmiş olan  Şahi Merdan SARI hocanın kurduğu ya da kurulmak üzere olduğu iddia edilen “ terör örgütü”nün  yayın organı olarak takdim edilmiştir.

          Kısaca ifade ettiğim bu hususların aksini ispatlar deliller olmadığı halde ispatsız, delilsiz  ve sadece Tem şubenin sübjektif değerlendirmeleri ile; Şahi Merdan SARI’nın evine  il içinden yada il dışından gelen insanların savcılık iddianamesinde “grup” ve  “halka” şeklinde değerlendirilmiştir. Aynı şekilde dosyada yargılanan hocanın talebelerinden İzzettin AVCI’nın evinde yıllardır Kur’an dersi verdiği kişiler “grup” veya “halka” olarak değerlendirilmiştir. Şahid-Der isimli dernekte, derneğin kuruluş tüzüğüne uygun olarak ve mutad olarak verilen dini sohbetlerin terör örgütü faaliyeti olarak nitelendirilmesi ve son olarak akla ziyan bir şekilde Şahimerdan SARI hocanın evinin tadilatta olduğu bir zamanda inşaat ustası ve işçileri ile yaptığı telefon görüşmelerinde geçen inşaat ifadesi “cihad” olarak, işçiler ifadesi “mücahitler” olarak ve ev ifadesi ise “cihat bölgesi” olarak değerlendirilmiştir.

       Bu dava o dönemdeki paralel yapı ile bağlantılı olan ve emirleri bu yapının yetkili imam yada imamlarından alan Paralel Yapı tarafından kuşatılmış Gaziantep Emniyet Müdürlüğü ve yargı mensuplarının mensubu bulundukları FETÖ’nün örgütsel çıkarlarına hizmet etme adına yaptıkları bir kumpastır. Bu kumpas aynı zamanda FETÖ’nün Türkiye’de El Kaide ve benzeri yapılarla mücadele ediliyor imajı vererek  başta patronu ABD olmak üzere Avrupa devletlerini memnun etme, onlara olan biatlerini gösterme adına hazırlanmış ve onlara hediye edilmiş bir yargı kumpasıdır. Benzer bir çok davada olduğu gibi. 

 

Kararlar “Türk Millet Adına” değil, FETÖ adına!

     Bu FETÖ yargısı kumpası neticesinde Şahimerdan SARI’ya “Vasat Terör Örgütü” yöneticiliğinden 12,5  yıl diğer şahıslara da (diğer sanıklar arasında Şahimerdan SARI hocanın oğulları Muhammed SARI ve Süheyl SARI da vardır) “Vasat Terör Örgütü” üyeliğinden 6 yıl 3’er ay hapis cezası verilmiştir.

     17- 25 Aralık 2013 tarihlerinde seçilmiş hükümete karşı yapılan darbe kalkışması üzerine Paralel Devlet Yapılanması olarak adlandırılan Fethullah Gülen hareketi devletin ve hükümetin mücadelede edilmesi gereken öncelikli hedefi haline gelmiştir. Bu darbe girişimine kadar devletin bütün- özelikle emniyet istihbarat, terörle mücadele ve yargıda – bürokratik kurumlarını büyük oranda ele geçirmiş olması nedeniyle oluşturduğu korku imparatorluğundan dolayı aleyhinde kimsenin  konuşmadığı ve gizliliğin egemen olduğu bu yapının devlet tarafından deşifre edilmesi ile birlikte yaptığı hukuksuzluklar, ahlaksızlıklar ve kumpaslar teker teker ortaya çıkmaya başlamıştır. Nitekim “Şahimerdan Sarı davası”  diğer adıyla “vasat davası kumpası” da bunlardan birisidir.

     15 Temmuz darbe girişimi ile beraber iğrenç bir silahlı terör örgütü olduğu herkes tarafından bilinir hale gelen bu yapı ile iltisaklı olduğu anlaşılan müslümanlara yönelik kumpas davalarının emniyet ve yargı mensuplarının hemen hemen tamamı gözaltına alınmış bir kısmı da tutuklanmıştır.

      Nitekim “vasat davası” operasyonunu yaparak fezlekeyi hazırlayan Gaziantep TEM Şubesi komiser ve polislerin birçoğu 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde PDY ile mücadele kapsamında açığa alınmış, iddianameyi hazırlayan Adana Terörle Mücadele Savcısı ve Mit Tırlarını durduran Özcan ŞİŞMAN ve Aziz TAKÇI, Yargılamayı yapan Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi (eski ismiyle özel yetkili Ağır Ceza Mahkemesi )  hakimi Zeka KAYALI ve nihayet Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanı Ekrem ERTUĞRUL FETÖ operasyonları kapsamında tutuklanmışlardır.

      Malumunuz olduğu üzere mahkemeler kararlarını “Türk Milleti Adına” verirler. Yani mahkeme kararları halkın vicdanını ve adalet  düşüncesini temsil eder. Oysa “vasat davası”ında görüleceği üzere verilen karar FETÖ adına verilmiştir. Yani  bu örgütün üyesi olan savcı ve yargıçların yargı imamından aldıkları talimat doğrultusunda  mensubu bulundukları yapının örgütsel çıkarları adına verilmiştir. Dolayısıyla böyle bir karara imza atan hakimler suç işlemişlerdir ve verilen karar hukuktaki deyimiyle keenlemyekün (batıl, doğmamış, geçersiz ) kararlardır.

     Ben “vasat davası” ve FETÖ’nün müdahil olduğu bu tür davalarda verilen kararların Adalet Bakanlığı ya da HSYK’da oluşturulacak bir komisyon tarafından tespit edilip dosyalarının tekrar gözden geçirilmesini ve yeniden adil bir yargılamanın yapılmasını  yani İade-i Muhakeme ( yargılamanın yenilenmesi) yoluna gidilmesinin Ceza Muhakemeleri Hukuku açısından şartlarının katiyetle oluştuğunu düşünüyorum.

     Diğer bir yol ise ki bence bu yol daha hızlı ve sonuçları itibariyle de daha etkilidir. O da hükümet tarafından çıkarılacak bir KHK ( kanun hükmünde kararname ) ile FETÖ yargısı mağdurlarına verilen cezaların tümden kaldırılarak mağdurların iade-i itibarının sağlanması, yargılanmakta olanların ise davalarının düşürülmesidir.

         15 Temmuz darbe girişimi sonrası Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş bir televizyon kanalına verdiği demeçte FETÖ yargısı mağdurlarının mağduriyetlerinin giderilmesi için çalışma başlatacaklarını söylemişti. Ayrıca CHP’li bir kaç milletvekili FETÖ yargısı mağdurlarına yeniden yargılanma yolunu açacak bir kanun teklifini meclise sunduklarını haberlerde okudum. İnşaAllah bu  yasa teklifi meclisten geçerse bu mağduriyetlerin geç de olsa ortadan kalkacağını düşünüyorum.                               

 

Geç de olsa önemli bir adım

2-15 Temmuz sonrası yargı ve ilgili tüm kurumlarda bir dizi değişikliklere, yeniliklere gidildiği ve gidileceği yönünde resmi açıklamalarda bulunuluyor. Yapılan operasyonlarla birlikte sözkonusu değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geç de olsa önemli bir adım olarak değerlendiriyorum. Geç diyorum çünkü bu yapıyı az çok biliyorsunuzdur. 40 yıllık geçmişi olan ve gece gündüz çalışarak tabanını genişleten bir yapıdır. Nitekim 40 yıldır devlet kurumlarının birçoğuna hakim olmuş bir yapıdan bahsediyoruz. Nitekim geçenlerde İç işleri bakanı Efgan ALA, Türkiye’deki 7000 emniyet amirinin 6.500 tanesinin FETÖ örgütü ile bağlantılı olduğunu belirtmiştir. Hakeza TSK’nın subay, astsubay kadrosunun %60-70’inin bu örgüt mensuplarından oluştuğu bizatihi TSK’nın içindekilerce ifade edilmektedir. Sağlık, eğitim vs. kurumlarda da aynı şekilde etkin bir kadroya sahip oldukları bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla kemmiyet ve keyfiyet itibariyle devlet kadrolarında bu kadar insan kaynağı olan bir yapıyı dağıtmak ve yerine yeni personel ikame etmek uzun bir süreci gerektirir diye düşünüyorum. Burada istihbarat, ihbar ve şikayet müesselerinin etkin bir şekilde işletilmesi ile hızlı bir ayıklamanın yapılabileceğini ve ayıklama ile birlikte seri personel alımlarının açığı kapatacağını düşünüyorum. O açıdan hükümet 3 aylık OHAL süresini iyi kullanmalı bu ayıklama bitene kadar da OHAL süresini  3’er aylık sürelerle uzatmalıdır.

 

Barzani’ye baskı yapıldı

Şahımerdan Sarı’nın Erbil’de hapis tutulduğunu biliyoruz. Hocanın orada tutuklanana kadar ailesinin durumu da dahil, tutuklanma sırasında ve sonrasında içinde bulunduğu şartlar hakkında bizi bilgilendirir misiniz?

Şahimerdan SARI hoca, FETÖ kumpası neticesi  göstermelik bir yargılama sürecinden sonra aleyhinde “terör örgütü yöneticiliği”nden mahkumiyet kararı verildi ve karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından, Yargıtay Cumhuriyet Savcısının vasat davasında hoca da dahil tüm sanıkların beraati yönündeki mütalaasına rağmen onandı (Bu arada Yargıtay 9. Ceza Dairesi başkanı Ekrem ERTUĞRUL 15 temmuz darbe girişimi sonrası FETÖ üyeliğinden tutuklandığını da tekrar hatırlatayım).

Şahimerdan SARI hoca hakkında verilen mahkumiyet kararının Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanması üzerine verilen kararın haksızlığı, sağlık durumunun ve yaşının cezaevinde uzun süre kalmasına imkan tanımaması gibi nedenlerle Kuzey Irak’ın Kerkük kentine hicret etti.

FETÖ’nün 17-25 Aralık darbe girişimi sonrası ayyuka çıkan kumpas mağdurlarının haber yapıldığı A Haber Televizyon kanalının Deşifre programına hoca Kuzey Irak’ın Erbil kentinden canlı yayına bağlanmak suretiyle konuk oldu, o programda ben de hocanın avukatı olarak bulundum. Programda hoca, Fethullah Gülen’in Dinler Arası Diyalog çalışması ile yüce İslam dinini diğer muharref dinlerle  “İbrahimi dinler”  terkibini kullanarak aynı kategoriye koyduğunu, hakla batılı birbirine karıştırdığını bunun Vatikan’ın bir oyunu olduğunu ve Fethullah Gülen’in de Türkiye’de bunun temsilciliğini yaptığını dile getirdi. Ayrıca dinler arası diyaloğun İslam fıkhı ve akaidi açısından Müslümanların imanına saplanmak istenen bir hançer olduğunu Kur’an ve sünnetten deliller getirerek değerlendirmesini yaptı. Bu programdan birkaç gün sonra FETÖ’nün Kuzey Irak yapılanmasının başında bulunan şahısların Barzani hükümetine Şahimerdan SARI hocanın ülkesi açısından sakıncalı olduğu yönündeki telkin ve hatta baskıları üzerine hocanın tutuklandığını öğrendik. Şahimerdan SARI hoca yaklaşık 3 yıldır Kuzey Irak’ın Erbil kentinde hiç bir gerekçe gösterilmeksizin tutuklu bulunmaktadır. Hakkında ne bir iddianame düzenlenmiş ne de yürüyen bir yargılaması var. Sadece bir kaç ayda bir tutukluluk incelemesi için hakim karşısına çıkarılıyor ve bu şekilde sürekli tutukluluk haline karar veriliyor.

 

Hayatından endişe ediyoruz.

     Avukatı olarak Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne Şahimerdan SARI hocanın Türkiye’ye iadesi hususunda talepte bulundum. Bu talebim üzerine Adalet Bakanlığı Irak merkezi hükümetine (Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin Uluslararası Resmi Devlet Statüsü olmadığı için direkt Irak Hükümetine yazı yazılıyor) Şahimerdan SARI hocanın iadesi için yazı yazılıyor. Irak Merkezi Hükümeti ise Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimine yazıyı gönderiyor. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile Irak Merkezi Hükümeti arasında iktidar mücadelesi olduğu için Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi “cezaevlerinde Şahimerdan SARI isminde bir tutuklunun olmadığı” yönünde cevap veriyor. İlginçtir ki, hocanın hanımı 2-3 haftada bir Erbil’deki cezaevine giderek hocayı ziyaret etmektedir.

         Açık söylemek gerekirse hocanın Erbil zindanındaki akıbeti hakkında şu an birşey söylemek mümkün değil, hocanın Erbil’deki durumu belirsizliğini koruyor. Hayatından endişe ediyoruz.

Hüseyin bey, malumunuz özellikle 28 Şubat döneminden bu yana cezaevlerinde terörist iddiasıyla yüzlerce masum insan hapis durumda… Öte yandan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, HSYK, Uluslararası hukuk ve ceza mahkemeleri, İnsan Hakları Mahkemesi gibi kurumların anlayış ve tutumları da uzun bir süredir tartışılmakta. Mevcut terör ve terörist tanımıyla birlikte gelinen aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

        Maalesef gerek Türk yargısı gerekse de uluslararası yargılama sistemleri ve uluslararası sözleşmeler konu İslam ve  terörist damgası yemiş müslümanlar olunca hukukun temel ilkelerini görmezden geliyor. Nitekim gerek 28 Şubat döneminde ve gerekse de sonraki dönemde “İslami terör” davalarında birçok Müslüman alim, kanaat önderi ve mütefekkire zulmedildi. Özellikle 28 Şubat döneminde Şahimerdan SARI ve Salih MİRZABEYOĞLU gibi azımsanmayacak bir kitleye sahip Müslüman şahsiyetler akıl almaz fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kaldılar. 28 Şubat dönemi sonrasında ise AB’ye uyum yasaları çerçevesinde şekillenen emniyet ve yargılama sistemi fiziki işkenceye son verdi ama psikolojik işkence ve emniyet görevlilerinin delil uydurup dosyaya ekleme alışkanlığı halen devam etmektedir

         Terörle Mücadele Kanunun 1. Maddesi terör tanımını hiç bir muğlaklığa mahal vermeyecek şekilde tanımlamaktadır. Bu tanıma göre; Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.

           Dikkat ederseniz bir eylemin terör eylemi olabilmesi ve bu eyleme katılan bir kişi ya da grubun terörist  olarak nitelendirilebilmesi için cebir ve/veya şiddet eylemlerinden birini yada her ikisini kullanması gerekiyor. Ancak uygulamaya baktığımızda hiç bir cebir ve şiddet eylemine bulaşmadığı, sırf İslami tebliğ faaliyetinde bulunduğu ya da tamamen yasal statüsü olan İslami bir dernek, vakıf ya da cemaatin derslerine gittiği, Kur’an okuduğu yada ilmi faaliyetlerde bulunduğu hatta muhtaç durumda olan Müslümanlara iaşe yardımında bulunduğu için “terör örgütüne yönetici ya da üye olmaktan” dolayı yargılanan ve mahkum olan yüzlerce Müslümanın olduğunu görüyoruz. Uygulamadaki bu çarpıklığın temel nedeni ise ;

Anayasa’da belirtilen Cumhuriyetin temel niteliklerinin korunması endişesinin ceza hukukunu  ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerini de aşar nitelikte bir despotik paranoyaya dönüşmüş olması,

Birinci madde ile bağlantılı olarak bu davalara düne kadar bakmakla görevli olan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bu dosyalarda verdiği kararların yerel mahkemelerce kanunun önünde tutulmasıdır. Çünkü Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bu davalarda vermiş olduğu yerleşik kararlara aykırı yerel mahkeme kararları bu daire tarafından “kanuna aykırılık” tan dolayı bozulmaktaydı. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yerine aynı davalara bakmakla yeni görevlendirilen 16. Ceza Dairesinin ise şu ana kadar bildiğim kadarıyla bu davalarda verdiği herhangi bir kararına rastlamadım. Eğer Yargıtay 16. Ceza Dairesi, Yargıtay 9. Ceza Dairesi nin bu meşum geleneğini devam ettirirse malesef bu mağduriyetler devam eder.

Kaynak : http://www.sahimerdansari.com/
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat

Haber var islah eder, haber var ifsad eder