Islah Haber "Haber var ıslah eder, haber var ifsat eder"
Bugünkü Haberler
Islah Haber "Haber var ıslah eder, haber var ifsat eder"

YAZARLAR
İşte Davetimiz

İşte Davetimiz

Bir kaç kelime ile davetimizin içeriğini açıklayıp bu davetin gaye ve hedefini özetlersek üç önemli esasa ayırabiliriz:

1- Bütün insanlık ve özellikle müslümanlara davetimiz:

“Yalnız Allah’a kulluk yapmalarıdır. Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamalarıdır. Allah’tan başkasını kendilerine ilah ve Rab edinmemeliridir.”

2- İslam’ı din olarak kabul edenlere davetimiz:

“Dinlerini Allah’a has kılmalarıdır. Kalplerini nifaktan temizleyip, fiillerini çelişkiden kurtarmalarıdır.”

3- Bütün insanlığa davetimiz:

“Zalim ve sapıkların yeryüzünü fesada boğmuş olan sistemlerini ele alarak kökten değiştirmeleridir. Otoriteyi tağutların ellerinden alıp, Allah’a ve ahirete inanan, İslam dinini kabul eden insanlık için diktatörlük veya anarşiyi istemeyen kimseleri başa geçirmeleridir.”

ık olduğu halde günümüzde bilmece halini alan bu gerçek, cehalet ve gaflet perdeleriyle örtülmüştür. Öyle ki gerçek bilgiden yoksun gayrı müslimler şöyle dursun, müslümanlar dahi bu açıklamalara muhtaç olmuşlardır.

Birinci Esas: Davetimiz içinde açıklanan “Yalnız Allah’a kullak yapmaları” sözündeki anlam ve hedefi sadece Allah’a kul olduğunu söyleyip, tıpkı Rasulullah (s.a.v.) dönemindeki müşrik toplumda olduğu gibi söz ve davranışlarda başı boş kalmak değildir. fiahsın istediği gibi yaşaması hiç değildir. Yalnız “Allah’a kulluk yapmaları” sözünden kastımız Allah’ın ekonomi, sosyal, ailevi ve her türlü dünya işlerinde hakim olduğuna, kainatı yarattığına, yeryüzündeki bütün canlılara rızık verdiğine ve bütün yaratıkların ibadetle görevli olduğuna inanmak da değildir.

Üstelik, hayatın bir kısmını din işleri, bir kısmını dünya işleri diye ikiye ayırarak -bugün olduğu gibi- namaz, oruç gibi ibadetlerden öteye geçirmeme değildir, gayemiz. Bayındırlık, siyaset, sanat ve ekonomi gibi dünyevi hayatın bütün işlerinde, Allah’ın hiç bir müdahalesi yokmuş gibi göstermek ve insanların bu sahalarda bütünüyle hür, kalkınma ve servet için istediği kanunları yapabilme kudretine sahip olduğu şeklindeki bir inanç da, hiç değildir.

Çoğu kez düşülen bir yanılgı olarak, ubudiyetten ne anlaşıldığını ifade etmek gerekir. Din birdir ve hiç değişmemiştir, kitap birdir, ne evvel ne de sonra onu yürürlükten kaldıracak bir sistem gelmiştir, şeklinde ortaya koyulan ubudiyetin manaları tamamiyle yanlıştır. Oysa, bütün bir dünyada, İslam davetçileri de biliyor ve inanıyorlar ki, küfür ve cahiliyet anlayışını yok etmek için bu yanlış ubudiyet anlayışının sonunu getirmek şarttır.

Çünkü böyle bir inanç ve anlayış, İslam’ın inanç sistemini değiştirip çirkin görünmesine neden olan zihniyetin ta kendisidir. Kullarına hakim, kanun ve sistemler koyan, dilediği gibi tasarruf edip ceza ve mükafat verenin Allah olduğuna inanıp, nefsini biricik kuvvet ve kudret sahibi olan Allah’a teslim etmektir ubudiyet; İslam’ın kabul ettiği ve halkı davet ettiğimiz anlayış, siyasi, sosyal, ferdi gibi hayatın bütün sahalarında Allah’a boyun eğip ibadet etmektir. Adem’den (a.s.) peygamberlerin sonuncusu Rasulullah’a (s.a.v.) kadar bütün nebilerin çağırdıkları ubudiyetin amacı budur.

Allahu Teala Kerim olan kitabımızda bu duruma işaret etmektedir:

“Ey mü’minler! Hepiniz teslimiyete giriniz.”

(Bakara: 2/208)

İşte Rabbimiz bütün mevcudiyetimizle birlikte İslamiyete girmemizi emrediyor. Öyle ki, hayatımızın hiç bir yönü Allah’ın hükmünün ve rızasının dışına çıkmayacak, onun istek ve arzusu dışında olmayacaktır. Hayatınızın hiç bir şubesinde bütün ve kapsamlı olan ubudiyetten uzaklaşmıyacaksınız ve işlerinizde kendinizi serbest zannedip, dilediğiniz sistemi seçmeye ve tabi olmaya çalışmayacaksınız. İşte yaydığımız ve bütün insanlığı çağırdığımız ubudiyetin manası ve içeriği budur.

İkinci Esas: Allah’a iman edenlerin nefislerini nifakın karışıklığından ve amellerini çelişkilerden kurtarmalarını istiyoruz. Nifaktan maksat; kişinin belli bir sisteme inandığını ve ona bağlı olduğunu iddia edip de inandığı sisteme taban tabana zıt, başka sistemlerin emrinde ızdırapla yaşamaya rıza göstermesidir. İnancına zıt olan sistemi değiştirip onun yerine kendi temiz ve mutlak İslam sistemini getirmeye gayret göstermeyen, tam tersine o bozuk sistemin temelini sağlama bağlamak veyahut ona benzer bir sistemi getirmek için çalışan kimse, münafıkın ta kendisidir. Zira, bir sisteme inanırken başka bir sisteme hizmet etmek en kötü bir harekettir. Akıl böyle bir hareketin sahibini doğru bir insan olarak kabul edemez. İslam, böyle bir mahluku reddeder. Allah’ın sözünü en yüce tutan ve dinin yalnız Allah’ın dini olması için yeryüzünde İslam sancağını taşıyan ve bu imana davet eden Allah’ın fedailerine, hiç bir batıl itikadın temsilcilerinin karşı gelmemesini içten ve samimi olarak temenni etmek imanın gereğidir. İslam’ın darbe yediğini, hakimiyetinin azaldığını görünce büyük ızdırap duymak da aynışeyin ifadesidir.

Mü’min olan kimse, İslam sistemini, makam ve hakimiyetini sağlamadıkça, tevhid bayrağının yeryüzünde dalgalandığını görmedikçe, daima, ızdırap içinde kıvranır. Huzur nedir, bilmez. Bu imanın işaretidir. Dinsiz ve imansız olmayan kimse, bu hakikatı inkar edemez. Evlenme, boşanma, miras gibi konularla, İslam’ı dar bir çerçeveye sıkıştırmak isteyen şer güçlerin, sapık ve yıkıcı ölçülerin gölgesinde huzur içinde yaşamak, bu bozuk sistemlerin himayesinde ömür sermayesini harcamak, yemin ile belirtelim ki, nifakın ta kendisidir. Bunu yapan kişi, belki bir takım din adamı kılığına bürünmüş kişilerden kuvvet alır. Belki fetva defterlerinde müslüman olarak kaydı devam edebilir. Fakat fetvacılar değersiz bir maaş, değersiz bir dünya metaı için İslam’ın zıddına fetva verseler de, İslam’ın ruhu bunu nifak ile damgalamaktadır.

Müslümanlardan ve müslüman görünenlerden istediğimiz; dinlerini Allah’a halis kılıp, kendilerini nifakın karışımından kurtarmalarıdır. İslam dışı ölçülere hizmet eden kimse, derin bir delalettedir. Allah cümlemizi bu kimselerden korusun.

Müslüman bir evde yetişip büyüyen ile, kendisi hidayet nuruna kavuşanın arasında bir fark gözetmeden bütün müslümanların işlerini çelişkilerden kurtarabilmelerini isteyişimizdeki gaye; kişinin hayatının çeşitli sahalarında yaptığı işlerin birbirine uyması, yaptığı işlerin dediğine aykırı olmamasıdır. Öyle ise, bir kimse hayatın herhangi bir sahasında Cenab-ı Hakk’ın emrine uyup, sonra hayatın diğer sahalarında isyan ederse, yaptığı hareket İslamiyetle bağdaşmayan bir hareket olur. İmanın gereklerinden biri de; kişinin nefsini Allah’a teslim edip, tümü ile Hak dinin bayrağı altına girmesi, hiç bir işte Allah’a isyan etmemesi, kapsamlı ve bütün olan ubudiyetin dışına çıkmaması. İslam’a bağlı olmasıdır. Hem de her mü’minin Allah’ın boyasıyla boyanması, çekici dünyanın güzelliğine aldanmaması, bütün bir yaşayışında doğru yoldan ayrılmamasıdır. Eğer bir hata işleyip kendisinden bir kötülük ortaya çıkarsa, mü’min olarak tevbe edip Allah’a dönmesidir. Ama bir kimse iman davasında bulunup namaz kılar, oruç tutar, belli ve sınırlı farzları ve dini şiarları yerine getirir de, sonra kendini serbest bilip hayatın diğer işlerinde Allah’ın emrine boyun eğmezse, bu iş ubudiyete zıt olan çelişkinin ta kendisidir.

Artık, İslam aleminin her tarafında müslümanların yaptıkları bu yalancılığa ne demeli? Onlar ki, ağız dolusu ile Allah’a ve ahirete imandan bahsederler, müslüman olarak görülmeye çalışıp İslam’ın rozetini takarlar… Bununla beraber, iş sahasına girip siyaset bataklığına dalar, ekonomik ve sosyal problemleri ele alıp incelerler… ama, bu hareketlerinde İslam’ın verdiği direktiflerin izine, İslam’a ve şeriata ayak uydurduklarına dair bir delil göremezsiniz. Bu yalandan daha büyük ve çirkin bir yalan var mıdır?

Sabah-akşam,

“Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz.”

diye söylerler. Sonra da her davetçinin davetini kabul etmek, her teoriye ve ortaya atılan her zihniyete kapılarak, zalim idarecilere boyun eğip emirlerini uymakta da sakınca görmezler. İşte asıl çelişki budur. Bunlar da çelişkinin belirtileridir. Bütün müslümanların ahlaki ve toplumsal hastalıklarının esasları bunlardır. Bu öldürücü hastalık devam ettiği sürece, aşağılık duygusu hastalığından kurtulmalarına, onları öldürüp aşağıya atan tehlikeli durumu atlatmalarına imkan yoktur. Kalbe üzüntü verip onu eriten husus, alim ve şeyhlerin ve onların dizginlerini ellerinde tutanların, Kelime-i fiehadet getirip namazlarını kılmaları, oruçlarını tutmaları, Hacca gidip İslam’ın belli şiarlarını yerine getirmeleri halinde bunların kendileri için yeterli olacağına, artık kendilerine hiçbir şeyin zara vermeyeceğine, gayrı meşru şeyleri yapıp küfür ve delalet kodamanlarına uymalarının, istedikleri sapık fikir ve teorileri seçmelerinin kurtuluş yolunu tıkamayacağına, yüzlerine cennet kapılarının kapatılmayacağına müslümanları inandırmalarıdır. Bu utamazlık ve dine karşı cüretleri, onları öyle bir noktaya getirdi ki İslami bir tavır takınmak, omuzlarına yüklenmişİslam’ın gereklerine uymak ihtiyacını hissetmez oldular. Dahası da var. Bu zamanda delalet kodamanları daha ileri bir adım atmışlar “Müslüman isimlerini almak, istatistik defterlerinin din bölümünde “İslam” diye gösterilmek, kendileri için yeterlidir” diyerek müslüman olan ve olmayan hükümetlerde çeşitli makamları işgal etmişlerdir. Bakara suresinin “Ancak sayılı günler bize ateş dokunur dediler” mealindeki 80. ayet’i sanki onları kastetmiştir.

Üçüncü Esas: Müslümanların komünizme, faşizme ve batıdan ithal edilen yeni ideolojilere baş eğip sarılmaları bu süregelen hastalığın sonuçlarındandır. Bunlar, yeyüzünde haksız olarak kibirlenen zalim sapıkların izlerini takip eder, zerre kadar da sakınmazlar. Bu teoriler ve ideolojilerin İslam’a aykırı olduğunu, bu eğri yollarla doğru yolun birbirine zıt olduğunu kavramıyorlar. Her müslümana davetimizin en önemli temellerinden biri; her kötülükten uzak olunması, Allah’ın emrine “evet” denilmesi, ırkçılık ve bölgecilik zihniyetinden sıyrılıp, Hakk ile bağdaşmayan bütün “izm”lerden yüz çevirmesi, bu durumu korumak için sabredip sapık yollardan uzak kalmak için çalışmağa devam etmesidir.

Bunu bildikten sonra, üç temelimizin üçüncüsünden amacımızın ne olduğu artık gizli değildir. “Bütün insanlığa davetimiz ise; zalim ve sapıkların, yeryüzünü fesada boğmuş olan sistemlerini yıkmalarıdır. Sosyal nizamlara dayanarak insanları idare edenlerin yerine, Allah’a ve ahirete inanan, İslam’ı kabul eden, insanlık için diktatörlük veya anarşiyi istemeyen kimseleri idare mekanizmasının başına geçirmektir.”

İşte açıkladığımız bu hakikat, gerçek ubudiyet manasını ve dini Allah için halis kılmanın, içlerine nifakın karışmasından uzak tutmanın, işlerin çelişkiden masum kalmasının tabii sonucudur. Bu sonucun gerçekleşmesi ise ibadetten yüz çevirerek yeryüzünde haksız olarak kibirlenen kimselerin çevirdikleri ve yürüttükleri hayat ölçüsünü değiştirmekle mümkün olacağı, şuurlu her müslümanın bildiği bir gerçektir.

Kültür, sanat, kanun yapma sistemi, devlet işleri, maliye işleri, ticaret ve sanayi faaliyetleri dolapları onların isteklerine göre döndükçe, müslüman için böylesi bir dünyada müslüman olarak yaşamasışünülemez. İslam’a tabi olması ancak ameli sahada olabilir. Yoksa ilahi ölçüleri tatbik etmesi mümkün değildir. Çünkü Allah’ın kanununu tatbik etmeyen, Allah’ın sevmediği yolu tatbik eden bir ülkede yaşayan bir kimsenin bütün detaylarıyla İslam’a tabi olmasışüphelidir. Hatta çoklarının İslam terbiyesiyle yetiştirilmesi, dini bilgileri telkin etmesi çok zordur. Çünkü gölgesinde yaşadığı küfür ve batıl düzeni, islam terbiyesi yolunu kapatır. Küfür vasatının gönderdiği rüzgar, müslümanları, kafirlerin izini takip etmeye ve ahlakları ile ahlaklanmaya, yavaş yavaş ve İslam ahlakından taviz vermeye zorladığı bir gerçektir. Müslümana düşen vazife, dünyayı fesat ve haksızlık kirinden temizleyip iyi bir düzeni vücuda getirmek için mücadele ve gayret sarfetmektir.

Bilindiği gibi, yıkıcı ve bozucuların, istedikleri tarafa çevrilip, diledikleri gibi hareket ettikten sonra, bu maksada erişmek ve zaferi elde etmek mümkün değildir.

Bu zamanda tecrübe ile sabit olmuştur ki, haksız olarak kibirlenen ve bunun aşırılığında devam edenler, yapıcı ve adil düzeni vücuda getirmek için yolda en büyük engeli teşkil etmekte, barış ve adalet direklerini dikmeye mani olmaktadırlar. Yine kesin bir delil ve müşahade ile sabit olmuştur ki, Allah ve peygamber yolundan sapmış olanlar, diledikleri gibi tasarruf edip ve iş çevirdikten, küçük büyük her şeye hakim olduktan sonra, insanın iyi olmasında doğru yola girmesinde ümit yoktur. Bundan dolayıdır ki, küfür ve delalet kodamanlarının iktidarlarına son verebilmek için geceyi gündüze katıp çalışmak İslam’ın ve samimi kulluğumuzun icabıdır. Burada okuyucunun kalbinde bir şüphe doğabilir, bu değişiklik nasıl olacak? Böyle bir değişiklik yapmak ve düzeni değiştirmek temenni ve tatlı rüyalarla olmaz. Allah’ın adeti olduğu gibi, bu işi çevirecek, yoluna koyacak eller lazımdır. Bunun için güzel haslet ve ahlak lazımdır. Bu işi çevirip, Allah’ın adeti üzere, yeryüzünde iki müslüman ve iktidar için gerekli şarta sahip olan bir cemaat bulunmadığı takdirde, Allah iktidar ve yönetim işlerini sapıklara bırakacaktır. Fakat Allah’a, peygambere iman edip, iktidar için zaruri olan güzel ahlak ile bezenmiş ve hatta yüksek rütbeleri eline geçirmiş üstün bir cemaat bulunsa, şüphesiz ki Allah’ın adeti, zalim ve sömürücüleri üstün tutup arzu ettikleri gibi halkın geleceği ile oynamalarına imkan bırakmaz. Öyleyse, zulmün, bozgunculuğun sonunun gelmesi, idare mekanizmasının ehil olanların eline geçebilmesi için, davetimiz yalnız temenni, rica ve Allah’a sığınmaktan ibadet olmamalıdır. Allah ve Onun Rasulü’ne iman eden, dünya işlerini bir nizama sokup, insanlığı hakkıyla idrak etmek için gerekli olan güzel ahlak ve ruhi meziyetlerle süslü salih bir cemaati yetiştirmeye gayret göstermek gerekir. İktidarı elinde tutan küfür ve delalet kodamanlarını yüksek makam ve rütbelere ehil kılan haslet ve kabiliyetlerinden daha üstün haslet ve kabiliyetlere sahip olunulmasına önem vermek şarttır.


YORUM YAPMAYA NE DERSİNİZ

*
 İzin verilen karakter sayısı
Yukarı Geri Ana Sayfa