Video Foto Galeri Yazarlar
22.7.2017 - Cumartesi

Ahid Söz Vermek ve Ahde Vefa - 4 Bölüm

Şahımerdan Sarı Hoca'nın Ahid söz vermek ve ahde vefa konulu yazı dizisinden 4. bölüm.

8 Mayıs 2017 15:56
A
a

(Yazının 1. Bölümü) 
http://www.islahhaber.net/makale/ahid-soz-vermek-ve-ahde-vefa---1-bolum/

(Yazının 2. Bölümü) 
http://www.islahhaber.net/makale/ahid-soz-vermek-ve-ahde-vefa---2-bolum/

(Yazının 3. Bölümü) 

http://www.islahhaber.net/makale/ahid-soz-vermek-ve-ahde-vefa---3-bolum/

Müslümanların ahde vefalı olmalarının ilk göstergesi akidelerine bağlanmalarıdır. Akide; Allahü Teala (cc) ile kul arasındaki dünyada yapılan sözleşmedir. Nitekim akide kelimesi; gönülden bağlanılan şey anlamına gelmektedir. İpin birbirine bağlanması, yemin, söz verme ve gönlün bağlandığı şey manasına gelmektedir. Allahü Teala (cc) kullardan akidelerine bağlanmalarını ve arkasında durmalarını emretmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allahü Teala (cc) şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَوْفُواْ بِالْعُقُودِ أُحِلَّتْ لَكُم بَهِيمَةُ الأَنْعَامِ إِلاَّ مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ غَيْرَ مُحِلِّي 
الصَّيْدِ وَأَنتُمْ حُرُمٌ إِنَّ اللّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ

"Ey iman edenler!. Akitlerinizi yerine getirin ... ‘’ (Maide 1)

Ayet-i kerime'deki "akit" kelimesi İslam Dini'nde batıl sayılmadıkça bütün sözleşmeleri kapsamaktadır. Elbette dünya ve ahirette insanlığı kurtaracak söz İslam Akaidine bağlanmak ve ölene kadar bu akdi bozmamaktır. Nitekim İbn-i Abbas (ra) ayet-i kerime'de geçen "akdin" Kur'anı-ı Kerim'in genel hükümleri, helal ve haram ölçüleri şeklinde tarif etmiştir.

İnsanların özellikle İslam'ın hakim olmadığı beldelerde sözlerinde durmaları ve herşeyi göze alarak tağuti güçler ile mücadele etmeleri kolay bir olay değildir. Zira şımarık tağuti güçler ellerindeki imkanlara güvenerek her türlü zorbalığı yapabilirler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allahü Teala (cc) şöyle buyurmuştur:


وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِّن نَّذِيرٍ إِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا إِنَّا بِمَا أُرْسِلْتُم بِهِ كَافِرُونَ
وَقَالُوا نَحْنُ أَكْثَرُ أَمْوَالًا وَأَوْلَادًا وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ

"Biz, hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, "Biz, sizinle gönderileni inkar ediyoruz" demişlerdir. Yine, "Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur. Bize azap edilmeyecektir" dernişlerdi." (Sebe 34-35)

Dünya ve ahiret hayatında hidayet üzerinde kalabilmek ve ebedi kurtuluşa erebilmek için Kur'arı-ı Kerim'e (her halükarda) yapışmak şarttır. Nitekim Allahü Teala (cc) şöyle buyurmuştur:

الم
ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ
الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ
والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

"Elif Lam Mim. O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakiler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.’’ (Bakara 1-5)

Hidayette olmanın, Kur'an-ı Kerim'e yapışmanın en önemli şartı Kur'an-ı Kerim'i bizlere tebliğ eden Hz. Muhammed {sav)'e tabii olmaktır. Hz. Muhammed {sav) bütün insanlığa, cinlere ve bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Nitekim Allahü Teala (cc) Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغًا لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ 
قُلْ إِنَّمَا يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ 

"İşte bunda (Kur'an-ı Kerim'de), (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır. (Resulüm!} Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik.42  De ki: Bana sadece, sizin ilahınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hala müslüman olmayacak mısınız? Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size vadolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın mı uzak mı, bilmiyorum.’’ (Enbiya 106-109)

Şurası muhakkaktır ki rahmetten istifade etmek ve rahmetin zıddı olan gazaptan kurtulabilmek, ancak O büyük öndere tabi olmak adım adım onun izinde yürümek, istikamet ve hedef O'rıun istikameti ve hedefi olarak onun metodunu aynen harfiyen takip , etmekle olur.

Hiç şüphesiz Kur'arı-ı Kerim (sadece) kul ile Allah arasında söylenen (okunan) bir duadan ibaret değildir. İnsan hayatının bütün safhalarını her yönü ile kuşatan bir yapıya sahiptir. İslam Dirıi'nin temel esasatının özünü teşkil etmektedir. Kur'an, sünnet, icma ve diğer şer'i deliller insan hayatının tamamını kuşatır.

Kur'an-ı Kerim insanları delaletten hidayete, gerilikten medeniyete ileten ve yönlendiren bir kitaptır. Bu kitaba iman eden ve "Kitabım Kur'an-ı Kerim'dir" diyen kimseler samimi iseler ayrım yapmadan inanmak ve içindekileri hayata geçirmek durumundadırlar.

Kur'an-ı Kerimi hayata geçirebilmek için onu anlamak ilk şarttır.

Doğru anlamak ve hayata doğru şekilde geçirmenin garantisi de Kur'an-ı Kerim'i bizlere tebliğ eden Peygamber (sav)'in açıklamalarını esas almamız zaruridir. Hiç şüphesiz Kur' an-ı Kerirn'in açıklanması da Peygamberi (sav) vasıtasıyla Allahü Teala (cc'ya aittir. Allahü Teala (cc) şöyle buyurmaktadır:

فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ
ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ

"O halde biz onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et. Sonra O'nu (Kur'an-ı Kerim'i) açıklamak da bize aittir.’’ (Kıyamet 18-19)

"Onu (hıfz etmeyi) çabuklaştırmak için" belleyemez yahut unutursun korkusuyla çabucak öğrenmek maksadıyla "dilini onunla kıpırdatma" ey Muhammed Cebrail vahyi bitirmeden önce Kur'an okuyarak dilini kıpırdatma!

"Çünkü onu" kalbinde "toplamak ve onu okutmak" dilinde onu okumayı sağlamlaştırmak "bize düşer. O halde biz onu" Cebrail aracılığıyla sana "okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy." Onun okumasını dinle." Çünkü Peygamber (s.a.) önce dinler, sonra Cebrail ona okuturdu. Kur'an okumasını iyice belleyinceye kadar da tekrarlardı.

"Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz bize aittir." anlamlarından anlaşılması güç olanları açıklamak, ondaki helal ve haramı beyan etmek bize aittir. Bu, beyanın hitab vaktinden sonraya bırakılmasının caiz oluşuna delildir.’’ (Vehbe Zuhayli – Tefsiru’l Münir – c.15 sh. 250)

Allahü Teala (ccj'nın Kitabını en iyi anlayan ve O'nu yaşamakla insanlığa örnek olacak kimseyi de ancak Allahü Teala (cc) bilir ve seçer. Bunun içindir ki; peygamberlik çalışmakla değil Allahü Teala (cc)'nın seçmesi iledir. Allahü Teala (cc) bu hususta şöyle buyurmuştur:

وَإِذَا جَاءتْهُمْ آيَةٌ قَالُواْ لَن نُّؤْمِنَ حَتَّى نُؤْتَى مِثْلَ مَا أُوتِيَ رُسُلُ اللّهِ اللّهُ أَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ 
رِسَالَتَهُ سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُواْ صَغَارٌ عِندَ اللّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُواْ يَمْكُرُونَ

"Onlara bir ayet geldiğinde, Allah'ın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler. AUab. peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.’’ (Enam 124)

Allahü Teala (cc) Peygamberleri yeme, içme ve uyuma gibi arzuları olmayan kimselerden (meleklerden) değil insanlardan seçmiştir. İnsanların Peygamberleri örnek alabilmeleri için herhangi bir mazeretleri yoktur. O halde İslam Dini'nin ana kaynağı Kur'an ve O'nun canlı yaşantısı Peygamber(sav)'dir. Sahabe-i Kiram'da Resul-i Ekrem (sav)'in cemaati ve kıyamete kadar gelecek bütün insanlar için en mükemmel topluluktur. Allahü Teala (cc) sahabe-i kiram hakkında şöyle buyurmuştur:

وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَّضِيَ اللّهُ عَنْهُمْ وَرَضُواْ 
عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

"(İslam dinine girme hususunda) öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır· Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.’’ (Tevbe 100)

Ebu Bürde (ra)'ın babası şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (sav) ile birlikte akşam namazını kıldık. Sonra otursak da onunla beraber yatsıyı da kılsak dedik ve oturduk. Derken yanımıza çıktı ve : "Siz hala burada mısınız?" dedi. (Biz) şu cevabı verdik:

''Ya Resulullah! Seninle birlikte akşam namazını kıldık.

Sonra: Oturalım da seninle hinlikte yatsıyı da kılalım, dedik.

"İyi ettiniz!" Yahut "İsabet ettiniz!" buyurdular. Müteakiben başım semaya kaldırdı. Çok defalar başını semaya kaldırırdı ve:

''Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi semaya vadolunan gelir. Ben ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, ashabıma vadolunanlar gelir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi 'Ümmetime vadolunan şeyler gelir." Huyurdular. (Müslim)

Alimlerimiz yukarıdaki ayet-i kerime'ye dayanarak sahabe-i kiram'ın sözlerinin dinde hüccet olduğunu beyan etmişlerdir. Bütün alimler, sahabe-i kiram'ın aralarında ihtilaf olmayan konularda onları taklit etmenin vücubunda ittifak etmişlerdir. Zira "icma" dinde inkar edilmez kat'i bir delildir. Kaldı ki sahabe sözünde tek başına kalsa bile görüşlerinin inkar edilmeyecek derecede ilmi bir değeri mevcuttur.

Sahabe-i Kiram'ın bir mesele üzerindeki beyanları ya Hz. Muhammed (sav}'e dayanmaktadır ya da ictihad eseridir. Hz. Peygamber (sav)'e dayanıyorsa üzerinde ittifak edilen konulardandır ki "sünnet" her müslümanı bağlayan kat'i bir delildir. İctihada dayanıyorsa Hz. Peygamber (sav) Efendimiz'in yanından ayrılmayan kimselerin Hz. Peygamber (sav)'in söz ve davranışlarının maksadını daha iyi anlayacağı malumdur. Bu sebeble sahabenin ictihad faaliyeti daha üstün ve evla olarak kabul edilmiştir.

Bilindiği gibi Resul-i Ekrem (sav) ve sahabe-i kiram zamanında bugünkü gibi ilimler tasnif edilmemişti. Birçok dalda ciltler dolusu eser de kaleme alınmamıştı. Fakat sahabe-i kiram Resul-i Ekrem (sav)'i gözleri ile görüyor, O'nunla sohbet ediyor, dinin bütün gereklerini beraber yaşıyorlardı. Onların her biri ilim şehrinin bizzat yanında idiler. Onlar Allahü Teala (cc)'nın Kitabını da anlıyorlar, anlamadıklarını da bizzat Resulullah (sav)'a soruyorlardı. Böylece binlerce cilt kitaptan daha faydalı ve etkili idiler. Esasen bugün Allah Resulü (sav) ve o mümtaz cemaat yaşamış olsaydı, şu binlerce cilt kitaplara ihtiyaç duyulmayacaktı. Şöyle ki Hz. Ali (ra) "Ben besmelenin manasını yazsa idim yetmiş deve yükü kitap yazardım.’’ (Hak Dini Kuran Dili 1. Cilt)  buyurmuştur. İlmin kapısı besmelenin manasını yetmiş deve yükü kitap yazarsa, acaba ilmin şehri ne kadar deve yükü kitap yazardı. Denilse onlar neden (Bu kadar anladıkları halde) yazmadılar. Deriz ki;

a): Onlar yazacaklarının özünü yaşadılar onların yaşantısı sözleri bir nevi Kur'an-ı Kerim'in tefsiri idi.

b): Onlar kısa zamanda Allahü Teala(cc)'nın dinini Arabistan'dan Asya'ya, Afrika'ya hakim kıldılar. Oturup yazmakla meşgul olsalar sadece, kısa zamanda dünyanın en güçlü devletlerini mağlup edip, dünyanın en güçlü devleti haline gelemezlerdi.

c): Kur'an-ı Kerimin bir nevi mucizesidir ki krvamete kadar peyderpey, onun mündemiç olduğu ilimler beşerin ihtiyacına göre meydana çıkacaktır. Zaman aşımıyla geçerliliğini kaybetmek değil, aksine zaman onun müfessirlerinden biri olacak ve zaman ilerledikçe ona ihtiyaçta zaruriyetini hissettirecektir. Bu hikmete binaen Kur'an-ı Kerim'de peyderpey nazil olmuştur.

d): Peygamberlerin mirasçıları olan alimler, kıyamete kadar silsile gibi devamlı bulunarak, onu insanlara peygamberin izinde tebliğ edeceklerdir.

Evet, bu ve benzeri daha birçok nedenlerden dolayı ilimlerin tasnifi konusunda kitaplar, ciltler dolusu kitaplar yazılmamıştır. Zaman ilerledikçe, Sahabe-i Kiram yavaş yavaş ümmetin arasın-dan çekilip beka alemine irtihal edince, bir taraftan da İslam'ın hakim olduğu topraklar genişliyor, birçok devletlerin toplumları İslam dinini kabul ediyor ve diğer taraftan, küfür ehli tedirginliğinden karşı atağa geçmek için çeşitli çareler arıyordu.

     Kafirler, savaşla Müslümanlara karşı galebe edemeyeceklerini görünce fikri, kültürel tahrifat şeytanlıklarına başvuruyorlardı. Elbette bir taraftan da yeni Müslüman olmuş çok sayıda bölgeler yani fikri tahrifatlara elverişli bir halk zemini mevcuttu. Daha önceki batıl dinlerinin tesirlerinden tamamen kurtulmayan topluluklarda yok değildi. İslam akidesinin bu topluluklarda yerleşip tashihinin zaruriyeti gerekiyordu. Zira Allah Resulü (sav)'nün döneminde herhangi bir sual ile karşılaşınca Rasulullah (sav)'a havale edilir, çözüme kavuşurdu. Hulefa-i Raşidin döneminde, fakih sahabelere havale edilirdi.

Meseleleri Hz. Ali, Hz. Ubeyb bin Ka'b, Abdullah bin Abbas gibi sahabeler çözüme kavuştururlardı. Ondan sonraları; bazen maksatlı olarak müşrikler tarafından ortaya atılıp, Müslüman halkın zihinlerinde, şüphe ve istifhamların belirmesi için kritik meselelerin gündeme çıkarılıyordu. Bazen de siyasi maksatlarla ayrılmış gruplar Harici, Şia, Mu'tezile, Kaderiye, Cebriye gibi bidat fırkalarının, zihinleri karıştırıcı, itikadları bozucu meselelerin gündeme gelmesi ile İslam alimleri ilimleri, tasnif, telif ve tedvine şiddetle ihtiyaç olduğunu fark ederek hizmet etmişlerdir. İleride yeri geldikçe izahı görülecektir.

Şahımerdan Sarı Hoca'nın ''İslam Akaidi'' Kitabından Alıntıdır. 


Haber var islah eder, haber var ifsad eder
************ Sponsor Reklam Alanı; wp cache | Mobilya | Klasik Mobilya | uçak bileti | mobil uygulama |