Video Foto Galeri Yazarlar
21.8.2017 - Pazartesi

Şüheda DEMİR

Eyyüb (a.s) ve Sabrı (3. Son bölüm)

Günler ve yıllar geçtikçe Eyyüb (a.s)’ın hastalığı da şiddetleniyor, güç ve kuvvetten düşüyordu. Halkın tabiriyle bir deri bir kemik kalmıştı. Dilinden başka hiçbir uzvu hareket etmiyordu.

24 Temmuz 2017 17:48
A
a
Eyyüb (a.s) ve Sabrı 1. bölüm
Eyyüb (a.s) ve Sabrı 2. bölüm


Kendisinden başka İlah, Rab olmayan Rahman, Rahim, Aziz, Kahhar, Cebbar olan Rabbimize sonsuz Hamdü senalar olsun.

Alemlere Rahmet olarak gönderilen, ahir zaman nebisi, rehberimiz, önderimiz, liderimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’e ve ashabına ve etbaina sonsuz selatu selam olsun.


Bir kısım ulema sabrın, bir kısım ulema şükrün daha faziletli olduğunu söylemektedirler. Bir kısım ulemâda sabırla şükrün fazilette eşit olduğu kanaâtindedirler.
    Nitekim Hz. Ömer (ra):
    “Farzedelim ki sabır ve şükür iki devedir. Ben bunlardan herhangi birine binmek hususunda tercih yapmazdım.”demektedir.
    Eyyûb(a.s.), hastalığı şiddetlenip ağrıları arttıkça sabrediyor, sabrına denk bir şekilde de:
-‘Ya Rabb’i! Sana şükürler olsun. Dilim sıhhatli, Seni zikrediyorum, ya dilimde seni zikretmeye güç yetiremese idi hâlim nice olurdu?’ diye şükrediyordu.
    “Bir devirde hükümdarlardan biri, bir şahsı hapishaneye attı. O kişinin Salih bir arkadaşı vardı. Ona, başına gelenden dolayı Allah’a şükretsin diye haber gönderdi. Adamcağıza hapishanede çeşit çeşit işkence ediyorlar, dövüp duruyorlardı.
    O Salih arkadaşı yine ona:
-Allah’a şükretsin. Diye haber gönderdi.
  Bir gün hapishaneye bir mecûsi getirilip zincire vuruldu. Zincirin bir ucu da bu adamın ayağına bağlandı. Mecûsi ishal hastalığına yakalanmıştı. Sık sık helâya gidip geliyor, her gidip gelişinde bu adam da zincirle bağlı olduğu için mecûsiyle helaya gidip geliyor, mecûsinin işi bitene kadar başında bekliyordu.
    Arkadaşı yine ona haber gönderdi:
-Allah’a şükretsin.
  Adamcağız inleyerek:
-Ne zamana kadar şükredeceğim? Bundan daha büyük musibet olur mu? dedi.
  O Salih arkadaşı ona şöyle haber gönderdi:
    ‘Mecûsinin ayağına bağlanan zincirin bir ucunun senin ayağına bağlandığı gibi, onun belinde bir küfür alâmeti olarak bağlanmış olan zünnar, ya senin de beline bağlansaydı hâlin nice olurdu? ‘ diye haber göndererek onun Allah’a şükretmeye devam etmesini istedi. Bir Müslüman için en büyük nimet imandır. Allah(c.c.) muhafaza buyursun, imanı zayi etmek kadar büyük bir musibet düşünülebilir mi?
    Hasan-ı Basri (r.a) şöyle buyuruyor:
    “Kalplerin bozulması şu altı şeyle olur:
  1. Sonra tevbe ederiz diyerek, günah işlemek
  2. İlim öğrenip onunla amel etmemek
  3. Yapılan amelleri ihlasla yapmamak
  4. Allahu Teâlâ’nın verdiği nimetlere şükretmemek
  5. Allahu Teâlâ’nın taksimine razı olmamak
  6. Ölüleri mezara götürüp defnedipte ibret almamak.”
    2-) Eyyûb(a.s.) erkekler için nasıl bir güzel örnek ise, biz hanımlar içinde Rahime validemiz güzel zirvede bir örnektir.
     Annelik tahtının sultanı bacılar! Sizler;
  Evinizin orta direğisiniz,
  Kocanızın en yakın yardımcısısınız,
  Çocuklarınızın müşfik bir mürebbiyesisiniz. Her şeyden önce mücahidesiniz. Bu vazifeler ne kadar şerefli bir vazifedir. Bu büyük vazifenin şuurunda olmak ve gereğince hareket etmek mecburiyetindesiniz.
    Allahu Teâlâ sizi bu vazifelerinizi en iyi bir şekilde yerine getirmek için donatmıştır. Muhabbet, şefkat, uysallık, duygusallık, bağlılık, kararlılık v.s. gibi güzel vasıflarla vasıflandırmıştır.
    Erkeklerin bazı zaafları olduğu gibi elbette sizlerinde bazı zaafları vardır. Bu sebeple Allahu Teâlâ, kadınları erkekler için, erkekleri de kadınlar için birer örtü kılmıştır, böylece birbirlerinin eksiklerini tamamlamaktadırlar.
    Yeter ki biz noksan yönlerimizi görüp kabul edelim ve başkalarının ikâz ve irşadlarına açık olalım. Bazı kişiler aşırı inat olurlar;  noksanlıklarını, yanlışlarını bir türlü kabule yanaşmazlar. Asla böyle kişilerden olmayalım. İkâza, irşada kapalı olan inat kişiler, herhangi bir hususta uyarıldıkları, emri bil maruf, nehyi anil münker yapıldıkları zaman, hemen nefislerini müdafâya kalkışır, bir hatasından dolayı kendisini uyaran kişiye çeşit çeşit ithamlar yaparlar:
“Sen de şöyle yapmıyor musun?”
“Hele sen önce kendi hatanı düzelt!”
“Geçenlerde sen de şöyle şöyle yapmadın mı?” gibi..
    İşte böylesi bir insanı terbiye etmek, eğitip bir seviyeye getirmek, zorun zoru bir iştir. Bu tıynette olan kişiler, midesinde ülser olan kimselere benzerler. En leziz yemekleri verseniz, bal kaymak ikram etseniz, ülserli bir mide bunu kabul eder mi? Hayır. Hemen dışarı çıkarır.
    İşte böylesi kişiler de asla nasihat dinlemez, kör bir inatla nefs-i emarenin zebûnu olur. Ona, marifet bahçesinin Tevhid ağacından hakikat meyveleri sunsanız, bir türlü kabul edip yiyemez.
    Yeniden kıssaya dönelim ve şehirden dönünce yıllardan beri en zor şartlarda kendisine baktığı, bir doktor, bir hemşire, bir hizmetçi, bir hanım olarak hiç usanmadan, bıkmadan, yılgınlık göstermeden, büyük bir istekle ve şevkle hizmet ettiği Eyyûb(a.s.)’ı yerinde bulamayınca Rahime validemizin ettiği feryadı yeniden duymaya çalışalım ve bütün hayatımız boyunca, onun şu sözlerini asla unutmayalım:
  “O benim hayat arkadaşımdı. O benim hazinemdi. O’nu kaybettim.” İşte Müslüman kadının tavrı budur.
Rahimecesine ;
  Bir sadakat, bir bağlılık,
  Bir mücadele, bir mücahede fıkh etmeye çalışalım.
    O, yıllarca hem ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyor, hem de çok ağır bir hastaya,  kocası Eyyûb(a.s.)’a büyük bir muhabbetle, şefkatle hizmet ediyordu. Şehirden döndüğünde, Eyyûb(a.s.)’ı yerinde bulamayınca :
-“Eh zaten ölmek üzereydi. O da kurtuldu, bende kurtuldum.” Demedi. Feryad edip ağladı. Yüreği yanarak sağa sola koşup onu aradı.
    Her Müslüman kadın bir Rahime olmalı, yeni yeni Rahimeler yetiştirmek için gayret etmelidir. Rahime validemiz, bu sadakat, bağlılık ve mücadelesinin karşılığını hem bu dünyada hem âhirette gördü.
    3-) Eyyûb(a.s.) bir taraftan bu dünyada o ağır hastalığına karşı büyük bir sabır, bir tahammül gösterirken, diğer taraftan da hastalığın o ağır şartları altında tebliğ vazifesini devam ettirerek, İslam davetçilerine de büyük bir mesaj sunuyordu. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun, bir İslam davetçisi tebliğinden asla vazgeçemez. Zamanın icabına göre, çeşitli yöntemler kullanarak, İslamî ölçüler içerisinde kalmak şartıyla çağın imkânlarından faydalanarak davet çalışmalarını sürdürmekle mükelleftir.
    Zamanımızın tebliğcileri, İslâm davetçileri, bütün Peygamberlerin Tevhid mücadelesini çok iyi bir şekilde öğrenip hazmetmeli, şartlar ne olursa olsun tebliğden, davetten asla vazgeçmemeliler. Nefsin, şeytanın, çevrenin vesveselerine aldırış etmemeliler; yapılan baskılara, iftiralara asla boyun eğmemeliler.
    İslâm davetçilerinin bu şahsiyetli dik, kıyamda duruşları:
  Zalim, despot ve zorbaların ümitlerini kıracak, mazlum ve mustaz’aflara moral verecek,
  Cesareti kırılan, yılgınlık gösteren, dolayısıyla davetten vazgeçen ya da davet mücadelesini yavaşlatan davetçilerin cesaretini arttıracak, hem tebliğcilerin hem mazlum ve mustaz’af Müslümanların insafa gelip aralarındaki basit görüş ayrılıklarını bırakıp, birlik ve kaynatılmış bir binanın tuğlaları gibi olmalarına vesile olacaktır.
     Bu yolda Peygamberler, salih muttaki Müslümanlar nice çileler çekmiş, zulümlere, işkencelere maruz kalmışlardır. Hatta bir kısmı şehit edilmişlerdir.
     Zekeriyya (a.s) oğlu Yahya(a.s) azgın Yahudiler tarafından şehit edilmemişler miydi?
    Nice Sahabe-i Kiram, Tâbiîn Zâlim Haccac’ın ve benzeri zalimlerin eliyle şehit edilmemişler miydi?
    Sahabenin büyüklerinden Abdullah bin Zübeyr, Tâbiîn büyüklerinden Said b. Cübeyr, Haccac tarafından şehit edilmemişler miydi?
    Bu Said ki öldürüldüğünde, İmam Ahmed b. Hanbel O’nun hakkında şöyle demişti:
  “Said öldürüldü. O Said ki, yeryüzünde O’nun ilmine muhtaç olmayan tek bir Müslüman yoktur.”
    Abdullah b. Zübeyr, Haccac ordusu tarafından kuşatılıp Mekke’demahsur kaldığı zaman şöyle demişti:
  “Vallahi Hak sahibi zelil olmaz. İsterse bütün dünya üstüne gelsin, vallahi batıl ehli aziz olmaz. İsterse şakağından ay doğsun.”
    Bu mesajı çok iyi alalım. Ehli batılın geçici galibiyetlerine, elindeki imkânlarına bakıp zaafa düşmeyelim. Onların aşağılık dünyalıklarına asla imrenmeyelim.
  Bak, Rabb’imiz ne buyuruyor, kulak verelim. Can kulağıyla dinleyelim:
    “(Rasulüm!) İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın.
     O azıcık bir menfaattir. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O, varılacak ne kötü bir yerdir.” (Ali İmran 196-197)
    İslâm davetçisi; Asla dünyaya rağbet etmez.
  Dünyacıların elindeki geçici imkanlara asla imrenmez. Onu davet yolundan hiçbir şey engellemez.
    Maddi hayatın dört unsuru vardır:
 (Toprak, Su, Hava, Ateş) bunlarsız hayat mümkün değildir. Mânevi hayatında dört unsuru vardır:
    İman, İlim, Amel, Tebliğ(Cihad)
    İslâmi hayat bunlarsız olamaz. Bunlar olmadan İslâmi bir toplum, bir saadet toplumu oluşturulamaz.
    Şu husûsuda asla aklımızdan çıkarmayalım:
    Bir Müslüman, Allahu Teâlâ’ya, Resulullah(s.a.v)’a İslâm ahkâmına ne nisbette boyun eğiyor, teslim oluyorsa; o kadar hürdür. Çünkü:
    Allahu Teâlâ’ya,
    Resulullah(s.a.v)’a,
    İslâm ahkâmına boyun eğen, teslim olan bir Müslüman diğer bütün bağlılıkları nefse, şeytana, dünyaya, fanilere bağlı bütün zincirleri kırarak gerçek hürriyete kavuşur.
    Bir Müslüman Allahu Teâlâ’dan ne nisbette korkuyorsa, o nisbette cesurdur.  Yani Allahu Teâlâ’dan en çok korkan bir Müslüman, en cesur, en kahraman, en yiğit Müslümandır. Çünkü Allah(c.c)’tan tam manasıyla korkan bir Müslüman hiçbir şeyden korkmaz.
  Ne zalimin zulmü,
  Ne ölümle tehdit edilmek,
  Ne zindanlar,
  Ne rızık endişesi,
  Ne asrın tağutları, asrın nemrutları, asrın firavunları,
  Ne de herhangi bir teknolojik, ekonomik, askeri güç…
  Gerçek bir Müslüman, kâmil bir mü’min bütün tedbirleri aldıktan sonra, “Tevekkeltû Alallah-Allah’a dayandım. O’na güvendim.” Deyip gayret kuşağını kuşanarak mücadeleye koyulur.
    Bizler de ister nimet içerisinde yüzelim, ister çeşit çeşit mihnet çekelim, belâ ve musibetlere düçar olalım; Allahu Teâlâ’dan gelen ister belâ sûretinde, ister nimet sûretinde olsun her halükarda devamlı olarak Allahu Teâlâ’ya hamd edelim, şükredelim, sabredelim. Hem de Eyyûbcasına, Rahimecesine bir sabır, bir şükür, bir hamd…
    İşte o zaman mârifet güneşi tulû edecek, hakikat pınarları çağlayacak, yakin meyveleri derlenecek, hiçlik şerbeti içilecektir. Allah’ın izni ile! Rabb’im bizlere Hak’kı Hak bilip Hakka sarılan, Batılı batıl bilip batıldan kaçan kullarından olmayı nasip etsin; öğrenmeyi, yaşamayı, yaşanması için mücadele edebilmeyi nasip eylesin İnşâAllah.
                                                                     -Allah’a Emanet Olun-
                                                              Rabb’im Yâr ve Yardımcımız Olsun
                                                                       Selâm ve Dua ile.

 

Haber var islah eder, haber var ifsad eder
************ Sponsor Reklam Alanı; Mobilya | Klasik Mobilya | uçak bileti | mobil uygulama | Kek kalıpları |