Video Foto Galeri Yazarlar
8.12.2016 - Perşembe

Şahımerdan SARI

İSLAM ÂLEMİNİNİN İÇERİSİNDE BULUNDUĞU DURUM VE NEDENLERİ

Tedricilik demek başka bir deyişle taviz demektir. İslamdan taviz ise delalet, ihanet ve yeryüzünde helak olmaktır. Hiçbir peygamber Allah’ın hükümleri hâkim olmadan kâfir ve müstekbir güçlerle uzlaşma ve anlaşma yoluna gitmemiştir. Çünkü müslümanların mahkûm oldukları, kâfirlerin hâkim olduğu bir sırada yapılan bütün uzlaşma ve anlaşmalar taviz ve zilleti beraberinde getirir.

7 Aralık 2016 14:55
A
a
 
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

İslam; Hz. Muhammed (s.a.v) henüz hayatta iken tamamlanmış, en mükemmel olarak son şeklini almıştır. Hulafa-i Raşidin döneminde ve henüz binlerce Sahabe-i Kiram’ın sağlığında Rasullullah (s.a.v)’in metoduyla kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa örnek teşkil edecek şekilde yeryüzünün büyük coğrafyasında tafsilatlı olarak uygulanmıştır. İslam’ın bu şekline hiçbir şey ilave edilmeden ve en ufak bir şey noksanlaştırılmadan inanıp yaşamaya çalışmak Sırat-ı Mustakim üzere olmak isteyen her mü’minin gayesidir. Gerek itikadda ve gerekse de istikamette bu yoldan en ufak bir sapma dalalettir.  
 
Allah’ın razı olduğu bir İslami hayat, ancak Resulullah’ın ve ashabının yaşadığı İslami hayata hiçbir şey eklemeden ve ondan hiçbir şey çıkarmadan olduğu gibi örnek alarak yaşamaktır. Ümmet-i Muhammed için de başka bir hayat modeli yoktur. Bu istikametten sapma ne suretle olursa olsun adı İslami dahi olsa ancak delalettir. İtikadda, istikamette ve metoda Resul-i Ekrem (s.a.v)’in yolunda yürüyenler ancak Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir.
 
İslam dininin ferdin ve toplumun hayatının tamamına hâkim olması ve toplum hayatında İslam’a aykırı olan hiçbir hükmün bulunmaması gerektiğine inanmak mü’minlerin itikadının gereğidir. Zira İslam’ın bir bütün olduğu ve başka hiçbir sisteme ihtiyaç olmadığı Kuran ve Sünnette serahatle sabittir.
 
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزيرِ وَمَا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِه وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطيحَةُ وَمَا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَاذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِ ذلِكُمْ فِسْقٌ اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذينَ كَفَرُوا مِنْ دينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتى وَرَضيتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ دينًا فَمَنِ اضْطُرَّ فى مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍ فَاِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَحيمٌ
 
Ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından yenilmiş olanlar –kestiğiniz müstesna- dikili taşlar üzerinde boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bunlar yoldan çıkmaktır. Bu gün küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler dininizden ümitlerini kestiler. O halde onlardan korkmayın, benden korkun! Bu gün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din bakımından İslam’dan razı oldum. Her kim son derece açlık halinde çaresiz kalırsa günaha meyletmediği halde Muhakkak ki Allah Gafûr ve Rahîm’dir. [1]

Bu ayet-i kerimede helal ve haramlarla ilgili bazı hükümler bulunmakla beraber en son nazil olan birkaç ayet-i kerimeden birisi olan bu ayet-i kerimenin “Bu gün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din bakımından İslam’dan razı oldum.” Diye buyurulan ifade-i celilede dinin tamam olduğu açıkça beyan buyrulmaktadır.
 
Ve yine bu dinde hiç bir şeyin noksan olmadığı fazlalığında olmadığına dair açık ayet-i kerimeler mevcuttur. Bunlardan birine daha göz atalım:
 
مَا فَرَّطْنَا فِى الْكِتَابِ مِنْ شَىْءٍ ثُمَّ اِلى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ
 
Biz bu Kitap'ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar, sonunda Rableri önünde haşredilirler. [2]
 
          Bu durumda Müslümanlara; ’’İslam nizamının yüzde doksan dokuzunu alalım da yüzde biri uygulanmasın veya İslam’ın tamamını alalımda beşeri ideolojilerden de yüzde bir-iki kadarını ekleyelim’’ denilse bunun karşısında Kuran’a inanan Müslüman hayır İslam imanın gereği olarak fazlalık ve noksanlık kabul etmez! Diyerek reddetmek zorundadır. Aksi halde itikadından taviz vermiş olur. Günümüzde İslam âleminin en vahim ve acıklı durumu gayr-ı Müslimlere karşı İslam’ı anlatıp savunmaktan ziyade kendi iç âleminde tefrikaya düşüp İslam’ı Allah Resulü’nün ve Ashabının yaşadığı şekliyle yaşayamamak ve hakikatı net olarak haykırmamaktır. Kuran ve Sünnet’e inandığını söyleyen birçok çevreler vardır ki batı kültürlerinin ve beşeri sistemlerin eskisinde kalarak Sırat-ı Müstakimden ayrılmış, dalalet fırkalarının durumuna düşmüş küfre karşı değil gerçek İslam’a karşı mücadele etmekle meşguldürler.
 
            İslam âlemi nüfus olarak yaklaşık 2 Milyar olduğu halde bu kadar çok kitlelerin içerisinde hakikat ehli çok az sayıdadır. Küfür âlemi de İslam âleminin bu şuursuzluğundan istifade ederek tahakküm ve sömürüsünü devam ettirmektedir. Henüz Rasulullah’ın sağlığı döneminde dahi kâfirler İslam’ı ortadan kaldırmaktan ümitlerinin kesmişlerdir. Ancak Müslümanlar içerisinde fitneler meydana getirip itikadi, siyasi ve son olarak da ameli tahrifatlar meydana getirme gayretine düşmüşlerdir. Yukarıda hatırlatmış olduğumuz Maide Suresinin 3. ayeti kerimesinde “Bu gün küfürlerinde bilinçli olarak ısrar edenler dininizden ümitlerini kestiler.” İfade-i celilesi bu durumu gayet net olarak belirtmekte ve İslam âlemini uyarmaktadır. Müslümanların hiçbir şekilde kâfirlerin ve münafıkların oyunlarına alet olmamaları ve onlara aldanmamaları gerekir.
 
            İslam âleminin içinde bulunduğu vahim durumunu Gaflet ve Hile ile Fitne şeklinde iki başlık altında incelememiz mümkündür.
 
A) Gaflet ve Hile
 
Ecnebi mihraklı veya o mihrakların etkisinde kalan din âlimi kisvesinde veya kanaat önderi ya da siyasi güç sahibi kimselerin İslam Ümmetinin cehalet ve gafletinden istifade ederek İslam itikadını tahrife ve Müslümanları sırat-ı müstakimden uzaklaştırmaya yönelik çabaları ile Ümmet-i Muhammed el’an bu vahim duruma düşmüştür. Bu çabaların şekillerini 6 sebepte özetleyebiliriz.

1- Bireysellik
2- Mahkûmiyet
3- Tedricilik
4- Diyalog
5- Kurbiyyet ve Teşbih
6- Metot
 
1- Bireysellik:

            İslam’ın bireysel olarak kâmil manada yaşanabileceği aldatmacasıdır. Oysa Kuran-ı Kerim Müslümanları sadece münferit bir takım ibadetlerle mükellef kılmaktan ibaret değildir. İslam’da itikadi, ahlaki, ameli, siyasi, içtimai, ekonomik, kültürel ve devletlerarası hukuka dair her şey mevcut ve Müslümanlar bu emirlerin tümünden sorumludurlar. Sadece cüzi bir kısmından dahi sorumlu değilim demek İslam itikadını bozar.
 
Bireysellik iddiası İslam’da cemaat, devlet ve ümmet şuurunu yok eder. Bu durum İslam’ın birçok hükmünü inkâr etmek gibi bir sonucu doğurur.
 
            İctimai ve siyasi olarak toplum hayatının nizamının tanzim olunması iyiliğin emredilip kötülüğün nehyedilmesi adaletin teessüs edilip ikame edilmesi hususlarıyla ilgili Kuran’da ve Sünnette var olan hükümler münferid ibadetleri emreden hükümlerden daha çoktur. Bu hususta bazı ayeti kerimelere göz atalım:
 
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
           
İçinizden hayra davet eden, iyliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendisidir. [3]
 
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلَوْ امَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ
 
Siz, insanlar için çıkarılan hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de iman etseydi elbette onlar için daha hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de vardır; onların pek çoğu ise fasıklardır. [4]
 
            İslam’da ruhbanlık yoktur.

            Bir kişinin tek başına köşelere çekilerek “ben münferid olarak Allah’a kulluk edeceğim, ibadet edip haramlardan uzaklaşacağım” demek suretiyle Allah (c.c)’a kâmil manada kulluk yapmış olamaz ve sorumluluklardan kurtulamaz. Yukarıda okumuş olduğumuz ayeti kerimelerden de iyiliği emretmek kötülüğü nehyetmek ve hayra davet etmek gibi emirler Müslümanların sorumluluklarındandır. Hakeza İslam ahkâmını yeryüzünde hâkim kılmak, Allah’ın şeriatını icra etmek, küfür sistemleriyle mücadele etmek, insanlara hakkı tebliğ ederek onları Sırat-ı Müstakime davet etmek İslam ümmetinin (ümmet olarak yaşayabilmesi için) zaruri görevlerindendir.
           
            Resul-i Ekrem (s.a.v) Mekke’de henüz peygamberliğin kendisine verildiği ilk yıllarda dahi halkı uyarmakla emrolunmuştur.
 
            Bu hususta Allah (c.c)
 
يَا اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ  قُمْ فَاَنْذِرْ  وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ
 
Ey bürünen, Kalk; artık uyar! Ve Rabbini yücelt! [5] diye buyurmaktadır.
 
            İnsanların uyarılması emri Peygamberimiz (s.a.v)’e verilmekle beraber onun şahsında bütün ümmeti kapsamaktadır. Bundan önceki okuduğumuz iki ayeti kerime ve benzerlerinde hayra davet etmek, iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek görevleri ümmete verilmiştir.
           
            Ayrıca Allah’ın adaletinin yeryüzünde teessüs ettirilmesiyle ilgili emirleri ihtiva eden birçok ayeti kerime mevcuttur.
 
يَااَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا كُونُوا قَوَّامينَ لِلّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَايَجْرِمَنَّكُمْ شَنَانُ قَوْمٍ عَلى اَلَّا تَعْدِلُوا اِعْدِلُوا هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوى وَاتَّقُوا اللّهَ اِنَّ اللّهَ خَبيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutan kimseler, adaletle şahitlik edenler olun! Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun bu takvaya daha yakındır ve Allah’tan sakının! Muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.[6]
 
Adalet her hak sahibine hakkının tam olarak verilmesi haksızlık yapana da (toplumda haksızlığın yayılmaması için) yapmış olduğu haksızlık nispetinde (caydırıcılık maksadıyla) cezasının verilmesidir. Şüphesiz ki bu ölçüyü en iyi bilen Allah (c.c)’dır. İnsanlar ve cinler âleminin geçmiş ve gelecek bütün bilginleri bir araya toplansa Allah’ın hükümlerine denk bir tek hüküm dahi meydana getiremezler. Bu itibarla böyle bir işe teşebbüs etmeleri Allah’a karşı küstahlıktır. Ve meydana getirdikleri hükümler de ancak cahiliye hükümleridir. İnsanı yaratan (her şeyin yaratıcısı olduğu gibi) ancak Allah (c.c)’dır. Hayat nizamı olarak da insanoğlunun dünya ve ahiret hayatının saadet yolunu en iyi bilen ve tanzim etme yetkisine sahip olan yegane varlık şüphesiz ki Allah (c.c)’dır.
 
Allah’ın kitabı Kuran-ı Kerim’e baktığımız zaman beşer hayatının bütün konularına yön vermiştir. Beşeriyet de bütün konuları ifa etmekle mükelleftir. Münferid bir hayat ile ancak birkaç tane emir ifa edilebilir. Böyle yapan bir kişi binlerce ilahi emirden kendini muaf tutmuş olur ki böyle bir muafiyet hakkını Allah (c.c) hiçbir insana tanımamıştır. Bireysel Müslümanlık ve kulluk iddiası binlerce ayeti kerimeyi geçersiz hala getirmek demek olur ki bu durum dahi bir nevi iman değil inkâr çeşididir. Müslümanlara bireysellik telkinleri bugün doğrudan kâfir ya da müsteşriklerden değil de İslam maskesi altında sözüm ona ilahiyatçılardan gelmektedir. Müslümanlara bireysel kullukla yetinmelerini tavsiye edenler dahi İslam’a bireysel olarak saldırmakla yetinmeyip grup grup hatta birçok şer güçlerle dayanışma halinde saldırıyorlar. Bu hainlerin maksadı İslam’a saldırırken ve İslam âleminin sıratı müstakimden inhirafı için çalışırken ciddi bir direnişle karşılaşmayıp rahatlıkla beşeri sistemlerin her sahada at oynatmasına hizmet ediyorlar.
 
Bu tür maksat ve gayretlerin karşısında Müslümanların gafil olmayıp şuurlu bir şekilde İslam’ı cemaatsel olarak yaşamaya ve cemaatte safları sıklaştırmaya azami çaba sarf etmeleri elzemdir.
 
Bireyselliği iddiası; geçmişte kapitalist ve liberalist düşünce akımlarının kişisel menfaatleri icabı ortaya atmış olduğu bir tez iken şu anda ilahiyatçı kimlikli bazı kimselerin bu tür fikir akımlarının ve iktidarların etkisinde kalarak savundukları bir fikir haline gelmiştir. Bu durum ümmetin uyanışının önünde en büyük engellerden bir tanesini oluşturarak kitlelerin gaflette kalmasına vesile olmaktadır. Ümmetin bu gaflet durumu ise; tağuti sistemlerin zulüm ile tahakkümünün devamını sağlamaktadır.
 
3- Tedricilik: Derece derece, kısım kısım uygulamak demektir. İslami emirlerin bir kısmının olması ve bir kısmınında olmaması haline razı olmak büyük bir aldatılmışlık ve İslam’ı noksan anlamaktır.
 
İmanda ve Ahkâmda Tedricilik Yoktur: Nasılki imanın bazı temel prensiplerine inanıp bazılarına inanmamak mü’minlik sayılmıyor küfür sayılıyorsa ahkâmın bir kısmını uygulayıp bir kısmını uygulamamak suretiyle meydana gelen sisteme de İslam nizamı değil cahiliye sistemi denilir. Cenab-ı Allah’ın
 
اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
 
Yoksa onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Oysa kesin olarak iyi bilen bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm koyabilen kim olabilir. [7] Diye buyurarak kısmen dahi İslam’ın hükümlerinin dışındaki hükümleri aramayı yâda kabullenmeyi red etmektedir. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde bazı müfessirler Cengiz han’ın yasak kanunlarını da cahiliye hükümleri olarak nitelendirmişlerdir. Cengiz han’ın kanunları Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet ve Türk-Moğol törelerinden oluşturulmuş olan kanunlar idi. Yani içerisinde dörtte biri İslami olduğu halde tamamen cahiliye yani küfür kanunları olarak nitelendirilmiştir. *
 
Kuran-ı Kerimden önce nazil olan kitaplar da birer şeriat ihtiva ediyorlardı. Ne zaman ki önceki ümmetler şeriat hükümlerinin icraatından birer birer taviz vermeye başladılar ise, bu tavizle birlikte hâkimiyetlerini kaybetmeye ve zillete girmeye mahkûm olmuşlardır. Geçmişte de bu tavizler öncelikle ulemanın rızası ve fetvasıyla başlamıştır. Âlimlerden başlayan bu taviz ve gaflet milletin ruhen ölümüne yani mahkûmiyetine vesile olmuştur.
 
Bu tedricilik zihniyetinin israiloğullarından nasıl başladığına bir misali Kuran-ı Kerim’de Allah (c.c) bir dersi ibret olarak bizlere şöyle beyan buyuruyor.
 
وَاِذْ اَخَذْنَا ميثَاقَ بَنى اِسْرَائلَ لَاتَعْبُدُونَ اِلَّا اللّهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِى الْقُرْبى وَالْيَتَامى وَالْمَسَاكينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَقيمُوا الصَّلوةَ وَاتُوا الزَّكوةَ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَليلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ وَاِذْ اَخَذْنَا ميثَاقَكُمْ   لَاتَسْفِكُونَ دِمَاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ 
 
Hani İsrailoğullarından: Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik yapacaksınız, insanlara en güzel sözü söyleyeceksiniz, namazı dosdoğru kılıp zekâtı vereceksiniz. diye kesin söz almıştık. Sonra sizden pek azınız hariç döndünüz ve siz hala yüz çeviricisiniz. Hani: "Kanlarınızı dökmeyeceksiniz ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız.” diye kesin sözünüzü almıştık. Sonra siz kabul ettiniz. Hala da şahitlik ediyorsunuz… [8]
 
Okuduğumuz bu iki ayeti kerimede Allah (c.c) israiloğullarından bir ahid, kuvvetli bir söz (misak) alarak ferdi ibadetten daha ziyade ictimai, siyasi, hukuki, askeri ve kısmen ekonomik hükümler emrettiğini beyan buyuruyor. Hemen her ayetin sonunda yine israiloğullarının verdikleri söze tam olarak bağlı kalmadıklarını ve ahkâmda taviz verdiklerini icraatlarda hile yaptıklarını yasak olduğu halde Allah’ın hükümlerinde kendi akıllarıyla tedriciliğe saptıkları ifade buyuruluyor. Böylece Allah’a vermiş oldukları sözleri bir bir bozarak sonuçta dünyada rüsvaylığa ahirette de azabın en şiddetlisine atılmaya müstehak olmuşlardır.
 
İsrailoğulları ahir zamanda gelecek olan son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’in hakkında bir babanın evladını tanıdığı gibi detaylı bir bilgiye sahiptiler. Bu itibarla Rasulullah (s.a.v)’ın şemaili şerifesinden tutun dünyaya doğacağı ve hicret edeceği memleketin coğrafi şekillerine ve de yapacağı fütuhata kadar yakın bir bilgiye sahiptiler. Dolayısıyla Mekke gibi bir memleketten dünyaya gelip Yesrib gibi bir şehre hicret edeceği bilgi ve tahminlere dayanarak beni kureyza, beni nadir ve beni kaynuka olmak üzere üç kabile olarak medineye gelip yerleşmek istediler. O zaman Yesrib (Medine)’de omuz omuza vermiş evs ve hazreç olmak üzere iki güçlü kabile vardı. Evs ve hazreç kabileleri İsrailoğullarının kendi şehirlerine yerleşmelerine rıza göstermediler. İki taraf arasında müzakereler devam ederken evs ve hazreç kabileleri İsrailoğullarına ağır şartlar koştular. Son olarak şu şartlar teklif edildi.
 
a)     Evs ve hazreç iki kabile olduğu için İsrailoğullarından iki kabile Medine civarına bir kabile daha uzağa yerleşecek.
b)     Medine civarına yerleşecek olan iki kabile dahi şehrin içine değil şehrin dışında mahalleler kurup iskân edecekler.
c)      Yesribin idaresi evs ve hazreç kabilelerine ait olup siyasi otorite İsrailoğullarında olmayacaktı.
 
Yesribliler o zaman müşrik, İsrailoğulları ise kitap ve şeriat sahibi oldukları halde ve bu şartları kabullenmek onların şeriatlarına aykırı olduğu halde kendi akıllarıyla ahkâmda tedricilik mantığına başvurarak kabullendiler. Onların ulema ve umerası kendi aralarında şöyle bir anlaşma yaptılar.
 
a) Bu şartları geçici olarak kabul edip sonra güç kazanmak suretiyle şeriatlarının tamamını uygulayacaklar.
 
b)  İsrailoğullarından beni kureyza kabilesi yesriblilerden evs kabilesiyle ittifak yapacak yine İsrailoğullarından beni nadir kabilesi yesriblilerden hazreç kabilesiyle ittifak yapacaktır.
 
c) Zamanla israiloğulları bu ittifaktan da yararlanmak suretiyle evs ve hazreç kabilelerini (fitnenin hakkından geldikleri için) birbirlerine düşürerek düşman edecek ve şavaştırarak zayıflatacaklar sonra devreye girerek otoriteyi ele geçireceklerdi.
 
Oysa ittifak, müttefik olduğu kabileye savaşta ve barışta birliktelik şartını getiriyordu. Bu durum daha büyük tehlikelere gebe idi. Nitekim müttefikler birbirlerine karşı savaşırken kendileride birbirlerine karşı savaşma zorunda kaldılar. Böylece tedrici olarak vermiş oldukları bir iki tane ahkâm tavizi sonra daha çok tavizler vermek zorunda kalmışlardır. Bundan sonra ki ayet-i kerime israiloğullarının düştüğü bu zavallı rüsvay durumlarının manzarasını gözler önüne seriyor.
 
ثُمَّ اَنْتُمْ هؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ اَنْفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَريقًا مِنْكُمْ مِنْ دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِمْ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاِنْ يَاْتُوكُمْ اُسَارى تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ اِخْرَاجُهُمْ
 
Sonra siz öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyor, içinizden bir grubu yurtlarından çıkarıyor, günah ve düşmanlıkla onlara karşı yardımlaşıyorsunuz. Size esirler oldukları halde gelirlerse onlarla fidyeleşiyorsunuz; hâlbuki onların çıkarılması size haram kılınmıştı. [9]
 
Allah (c.c)’ın İsrailoğullarından almış olduğu bütün ahidlerin bir bir bozulduğunu sadece ellerinde riayet edilmesi gereken bir kanun kalmıştı. O da “kendilerinden olan kimselerin esir olarak alındığında fidyeleşerek serbest bırakılması” oysa zaten onlarında memleketlerinden ihrac edilmesi haram kılınmıştı. Birçok kanunu icra etmeyip sadece birkaç kanunun icrasıyla yetinmek onları rüsvay duruma düşmekten kurtarmıyordu. Bu durum onları Allah’ın kanunlarından dolayısıyla Allah’ın kitabından bir kısmını kabullenip bir kısmını inkâr etmiş konumuna gtiriyordu. Hâlbuki onlar “biz Allah’ın kitabının bir kısmını dahi inkâr ediyoruz demiyorlardı.”
 
İsrailoğullarının bu hükme düştüğünü Kuran-ı Kerim çok sarih bir şekilde ilan etmektedir.
 
اَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذلِكَ مِنْكُمْ اِلَّا خِزْىٌ فِى الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيمَةِ يُرَدُّونَ اِلى اَشَدِّ الْعَذَابِ وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
         
Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden bunu yapan kimsenin cezası dünya hayatında rezillikten başkası değildir, kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine döndürülürler. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir! [10]
 
Ehl-i kitap dahi Allah’ın Kitabının bir kısmını uygulayıp bir kısmını uygulamamak suretsiyle nasıl kâfir olup, dünyada rüsvay, ahirette ise azabın en şiddetlisine atılmakla inzar olmuşlar ise Kuran’ın bir kısmını uygulayıp bir kısmını terk etmek sonuçta aynı hükümdedir.
 
Kuran-ı Kerim diğer kitaplardan farklı olarak hem önceki şeriatların tamamanı mündemiç hemde kıyamete kadar hiçbir hükmü ve kelimesi dahi değişmeden bizzat Allahü Teâlâ’nın muhafazasıyla korunarak devam edecektir. Bu ulvi kitabın bir kısmını icra edip bir kısmının yürürlükten kaldırılmasına geçici bir süre için dahi olsa rıza göstermek şüphesiz ki küfürdür. Zira Allah’ın ayetlerinden bir tanesini inkâr etmek bile (diğer tamamını kabul etmekle dahi olsa) küfürdür. İnkar etmek illede “ben şu ayetleri inkâr ediyorum” demek suretiyle değil zahirde İslami hükümlerin dışında herhangi bir cahiliye hükmünün icrasına rıza gösterip onay vermekle ve ya bir kısmının uygulanmasıyla yetinmekle de sabit olur. Allah’ın hükümlerinin icraatından kısmen dahi taviz vermek israiloğullarını nasıl rüsvay bir duruma düşürmüş ise esasen İslam âlemi için de aynı durum söz konusudur. Sayıları 2 Milyara yaklaşan ve İslam Âlemi olarak nitelendirilen bu büyük kitlenin bugün yeryüzünde ciddi bir etkinliğinin (ağırlığının) olmaması, dünya gündeminde belirleyici bir konumunun bulunmaması, hep ezilen, sömürülen, ağlayan ve acıklı durumda bulunan topluluklar halinde sürünmesinin yegâne sebebi Kuran’ın kısmi ya da tamamen mahkûmiyetine rıza göstermekten başka bir şey değildir. Tarih göstermiştir ki müslümanlar ne zaman Kuran’ı hayatlarına hâkim kılmışlar ise ve Kuran’dan taviz vermedikleri nisbette yeryüzünde belirleyici bir konumda olmuşlar ve hükmetmişlerdir.
 
Ahkâmın tedriciliğini iddia edenler tedricilikle tafsili imanı birbirine karıştıracak kadar gaflet veya bilerek söylüyorlarsa ihanet içersindedirler. Yukarıda geçtiği gibi Cengiz Han’ın yasak kanunlarının dörtte biri İslami olduğu halde İslam uleması cahiliye yani küfür sistemi olarak nitelendirmiş ve onlarla hükmetmeyi dahi tekfir etmişlerdir.
 
Şahı Nakşibend Muhammed Behaeddin el Buhari bir sözünde “Şeriat kalesinden bir taş düşerse o memlekette yaşayan mürit, mürşit ve bütün Müslümanlarda nafile vird ve zikirler düşer. Bu durumda bütün Müslümanların evvela o taşı gediğine yerleştirmeleri üzerlerine farz olur.” Demekle ahkâm bütünlüğünün ehemmiyetine ne kadar önem verdiği anlaşılmaktadır. Oysa günümüzde Nakşi olduğunu söyleyenler bu sözün manasını anlayıp gereğini yapsalar durumları daha değişik olurdu.
 
Tedriciliğe rıza gösterenler ya ameli konularda misal verirler veya Mekke dönemindeki ahkâmın nazil olmadığı zamanı misal verirler. Oysa hakikat şudur ki; Allah Rasulu ve ashabı hicretten önce Mekke döneminde yaşarken ancak nazil olan ayetlerle mükellef idiler. Fakat bugün müslümanlar Kuran’ın tümüyle mükelleftirler. Mesela; darul harpte yaşayan Müslümanlar Mekke döneminde henüz oruç farz kılınmamıştı. Tedriciliği savunanlar şimdi tutmayalım diyemedikleri gibi cihatta şu an farz değildir diyemezler. Veya içkinin tedrici olarak Medine döneminde yasaklandığına delil getirenler bugün darul harpte içkinin helal olduğunu savunabilirler mi? Bugün din tamam olduğu için Mekke dönemini metotta takip etmekle beraber ahkâmdaki mükellefiyetten muaf olamayız bunları birbirne karıştırmamak lazımdır. Yoksa istikametten inhiraf söz konusu olur ki bu da itikada taalluk eder.
 
İslam tamamlandıktan sonra parça parça kabul edilmez. Müslümanlara denilse ki farzı muhal İslam yüz bölümdür “doksan dokuz bölümünü uygulayalımda biri kalsın veya yüz bölümün tamamını alalımda bir bölümde beşeri ideolojilerden ilave edelim” Müslümanlar bunu kabul etmeyecekler çünkü İslam bir bütündür ve tamamdır ne noksandır ne fazladır. Bunu böyle kabul etmek İslam itikadının gereğidir.
 
Tedricilik islamın belli bir zaman için bir kısım hükümlerinin lüzumsuz olduğunu kabullenmek gibi bir inanç sapıklığını doğurmaya yol açar.
 
Tedricilik demek başka bir deyişle taviz demektir. İslamdan taviz ise delalet, ihanet ve yeryüzünde helak olmaktır. Hiçbir peygamber Allah’ın hükümleri hâkim olmadan kâfir ve müstekbir güçlerle uzlaşma ve anlaşma yoluna gitmemiştir. Çünkü müslümanların mahkûm oldukları, kâfirlerin hâkim olduğu bir sırada yapılan bütün uzlaşma ve anlaşmalar taviz ve zilleti beraberinde getirir. Sonunda bütün anlaşmaların yönünü ve neticesinin hâkim olan güçler belirler. Bu durumda da Allah’ın rızasına değil gazabına uygun olur. Hz. Muhammed (s.a.v)’in Mekke döneminde kâfirlerden gelen anlaşma tekliflerine kesin ve şiddetle karşı çıkışı bütün ehli imana bu hakikati anlatmaktadır.
 
Bu konu kapsamındaki bazı izahlar diyalog konusunda görülecektir.
 
 
* Birinci dünya savaşından sonra Osmanlı Devleti yıkılıp istila edilmiş olan islam coğrafyasının parça parça edilerek her bir parçasının üzerinde tahakküm ettirilen sistem ve ideolojilerde aynı toplumların yüzyıllarca altında huzurla yaşamış olduğu İslami kanunlar kaldırılmış toplumların inançlarına ve yaşayışlarına aykırı olan frenk kanunları yine toplumlara rağmen cebren ve hile ile getirilmiş hele İslamın merkezi sayılan bir coğrafyada İslama ait olan bir tek kanuna bile tahammül edilememiş ve İslami hükümlere irtica denilmiştir. Mesela isviçrede ithal edilen mimsiz medeni kanunlar yıldırım hızıyla parlementodan geçirilirken mebuslardan bir tanesi bunlardan sadece “sütkardeşliği nikâha tabi olmasın” dediğinde parlementoda sesler yükselerek başkan “ben artık sütkardeş yoğurt kardeş tanımam, bundan sonar irticaya dönemeyiz” demek suretiyle İslam’ın bir tek hükmüne bile rıza gösteremeyen sistemleri tekfir edemeyen ilahiyatçılarla dörtte biri İslami olan Cengiz Han’ın kanunlarını cahiliye kanunları olarak nitelendiren İslam Uleması arasındaki fark ve değişim ne kadar manidardır.

Devam Edecek...

 
 

[1] Maide Suresi: 3
[2] En’am Suresi: 38
[3] Al-i İmran Suresi: 104
[4] Al-i İmran Suresi: 110
[5] Müddesir Suresi: 1-3
[6] Maide Suresi: 5
[7] Maide Suresi: 50
[8] Bakara Suresi: 83-84
[9] Bakara Suresi: 85
[10] Bakara Suresi: 85
Bu haber ilginizi çekebilir! Kapat

Haber var islah eder, haber var ifsad eder