Video Foto Galeri Yazarlar
20.10.2018 - Cumartesi

Şehide HASRET

HZ. NEHDİYYE HATUN (R.ANHA) - KİM ATEŞİN YAKITI OLMAK İSTER Kİ?

“ Asra andolsun, gerçekten insan ziyan içindedir. Ancak îman edip Salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” ( Asr Sûresi )

7 Temmuz 2018 15:14
A
a
HZ. NEHDİYYE HATUN (R.ANHA)

KİM ATEŞİN YAKITI OLMAK İSTER Kİ?

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Salât ve selam olsun Resûlullah’a, âline, ashabına ve O’nun izinde giden Muvahhid Mü’min Müslümanlara. Ben, şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve Resûludur.
  
Yegâne Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır. Üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır. Allah, kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.” ( Tahrim, 6)
  
Mü’min’in hem kendisine hem de ailesine karşı olan sorumluluğu ağır ve korkunç bir sorumluluktur. İleride korkunç bir ateş… O ve ailesi bu ateşle karşı karşıyadırlar… Kendisini bekleyen bu ateşten hem kendini hem de ailesini uzak tutmak zorundadır. Evet ateştir bu. Alev alev yanan dehşet verici bir ateş… “Yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateş”. Bu ateşte insanlar taşlar gibi onlarla birlikte yanarlar. Tıpkı taşlar gibi önemsiz, taşlar gibi değersiz ve taşlar gibi itina gösterilmeden tutulup atılırlar. Bu ne korkunç bir ateştir ki, taşları cayır cayır yakıyor! Şiddeti harekete, aşağılamaya, horlamaya varan bu azap ne dehşetlidir. Üstelik bu ateşin çevresinde olan her şey ve ateşin bulunduğu ortam da ürkütücüdür, dehşet vericidir. “Başında iri gövdeli, haşin melekler vardır. Tabiatları sorumlusu bulundukları azaba uygundur. Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler ve emredileni yaparlar.”. Yüce Allah’ın kendilerine emrettiği şeyi yapmaları onların tabiatlarının gereğidir. Yine tabiatları gereği kendilerine emredilen şeyi yapma gücüne de sahiptirler. İşte onlar bu haşmetleri ile şu korkunç, şu dehşet verici ateş üzerinde görevlendirilmişlerdir. Bir Mü’min kendini ve ailesini bu ateşten korumalıdır. Henüz fırsat varken, iş işten geçmeden, mazeret bildirmenin işe yaramadığı gün gelmeden ailesini bu ateşten uzaklaştırmalıdır. (Fî Zilâl’il Kur’an )
  
Şimdi bu izahtan sonra bu ayeti kerimeye yakinen iman eden, kendini ve aile efradını Allah Azze ve Celle’nin bildirmiş olduğu o can yakıcı dehşet verici ateşten kurtarmak için mücadele eden bir hanım sahabenin hayatına bakalım. Derdi İslâm’ı hakkıyla yaşamak ve Cennete gitmek olan bir hanım Nehdiyye hatun (r.anha).
  
Resûlullah (s.a.v.) insanlara Tevhidi anlatmaya başladığında tek kurtuluşun Allah’a ve O’nun getirmiş olduğu dine sımsıkı sarılmak olduğunu tebliğ ettiğinde Nehdiyye hatun bu davete kayıtsız kalamadı ve iman edenler safına katıldı.

Her asırda ve çağda olduğu gibi yine Rabbim Allah diyenler eziliyor ve işkence görüyordu. Bu sefer zulmedenlerin başında henüz Müslüman olmamış Hz. Ömer (r.a.) vardı.

Müslüman olan kadınlara işkence eden Ömer b. Hattab yine bir gün dininden döndürmek için Nehdiyye ve kızı lebibe hatuna işkence ediyordu. Durmadan vuruyordu, dövmekten bıkınca ve yorulunca da şöyle diyordu:

-“Size acıdığımı sanmayın! Sadece dayak atmaktan yoruldum. Dinlenir dinlenmez sizi cezalandırmaya devam edeceğim. Siz bu yeni dini inkâr edip ondan ayrılmadıkça da dayaktan vazgeçmeyeceğim.” Kızı Lübeyne hatun ona:

-“Eğer Müslüman olmazsan Allah da sana öyle yapacaktır.” Dedi.
  
Bu anne ve kız biliyordu ki bu dinden geri dönmek aslında kendini ateşe atmaktı. Onlar biliyordu ki Allah’a ortak koşarak ölen bir kişi asla Cehennemin yakıtı olmaktan kurtulamazdı. Bu tehditler onları asla imanlarından geri döndürmedi. Yeri geldi hor görülüp dışlandılar, yeri geldi müşriklerin ayakları altında ezildiler ama hiçbir zaman dinlerinden taviz vermediler.
  
Yine bir gün müşriklerin elebaşı olan Ebu Cehil onlara şöyle dedi:

-“Muhammed’in izinden giden şu akılsızlara şaşmaz mısınız? Eğer O’nun getirdiği şey hayırlı ve gerçek olsaydı, biz ona uymakta bunlardan daha önce davranır ve kendilerini geçerdik. Bu kadınların doğruyu bulmakta bizi geçeceğini mi sanırsınız?” demişti.
  
İşte müşrikler Müslümanlara işkence etmekle kalmayıp aynı zamanda hareket, iftira ve yalan da isnat ediyorlardı. Bu dünyadayken batıl üzere birleşmişler ve birbirlerinin dostu olmuşlardı. Bu toplulukların tek derdi ve hedefi ise insanları dininden döndürüp kendi ilahlarına kulluğa zorlamaktı. Şimdi bir bütün olmuşlardı ama bilmiyorlardı ki ahirette birbirlerinden kaçacaklardı. Onların ahiretteki hüsranlarını Allah Azze ve Celle şöyle anlatmakta:
  
Allah onlara ‘Sizden önce gelip göçen cin ve insan toplulukları yanında cehenneme giriniz’ der. Her cehenneme giren topluluk yoldaşına lânet okur. Sonunda hepsi bir araya gelince sonrakiler, kendilerinden öncekiler için ‘Ey Rabbimiz, bizi bunlar yoldan çıkardı, onun için bunlara bir kat daha fazla cehennem azabı çektir’ derler. Allah da onlara ‘Her birinizin azabı ikiye katlanmıştır, ama bilmiyorsunuz.’” ( Araf, 38 )
  
Onlar da ileride başlarına gelecek azabı bilmiyorlardı. Çünkü o akıllarını hakkı anlamak için kullanmamakta ısrar ediyorlardı. Bu kadınlara da zulmederken kalpleri bir an olsun titremiyordu bile. Çünkü kalpleri adeta taş kesilmişti.
 
Nehdiyye hatun ve kızı Lübeyne (ve ya Lebibe) hatuna sahibeleri olan müşrik kadın: “Vallahi sizi azdıranlardan, Muhammed’in ashabından birisi satın alıp azad etmedikçe elimden kurtulamayacaksınız” dedi. Bu konuşmayı duyan Hz. Ebubekir (r.a.) onları satın aldı ve müşriklerin elinden kurtarıp onları azad etti. Allah ondan razı olsun inşAllah.
  
Anne ve kızın tek dertleri Rablerine hakkı ile kulluk yapabilmekti. Bu yolda ise imanlarından bir an olsun bile taviz vermeden her türlü sıkıntıya sabrederek mücadele ettiler. Bunca baskılara rağmen Müslümanların sayısı günden güne artmıştı. İslam’ın nuru bütün ufukları aydınlatmıştı. Nefsine mağlup olanlar hâlâ esir ve köleliklerini devam ettirirlerken onların eli altındaki köle ve cariyeler, İslâm nimeti sayesinde hürriyete kavuşmuş olarak şan ve şerefle yaşamlarını sürdürdüler.
 
Oysa ki inkâr edenlerde Peygamber’i (s.a.v.) görmüş ve tebliğe muhatap olmuşlardı. O Resûlü kendi öz evlatlarını tanır gibi tanıyorlardı. Fakat gerçeği yalnız akıl ile bilmek, Müslüman olmak ve iki cihan saadetine ulaşmak için hiçbir zaman yeterli değildi. Açlığı ve susuzluğu bizzat yaşamayan kimsenin aç ve susuzların halinden anlamayacağı gibi, İslâm’ı da sadece bilen fakat yaşamayan kimsede Müslüman olamazdı. Bu davete icabet etmeyenler de o îmanın lezzetini alamazlardı.
  
Çünkü îman Allah’u Teâla’nın insanlara lütfetmiş olduğu sayısız nimetlerinin en önemlilerindendir. Îman insanın hem dünyada hem de ahiret saadetini sağlayan çok değerli bir sermayedir. Eğer bu sermayeyi elde edemezsek yaptığımız hiçbir amel kabul edilmeyecektir. O yüzden ki her şeyin başında önce îman gelmektedir. Rabbim bizleri de bu sermayeden faydalanabilen ve o sahabelerinin verdiği mücadeleyi veren kullarından eylesin inşAllah…
  
“ Asra andolsun, gerçekten insan ziyan içindedir. Ancak îman edip Salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesna.” ( Asr Sûresi )
                                                      
ELHAMDULİLLAH…

 

Haber var islah eder, haber var ifsad eder