Video Foto Galeri Yazarlar
22.6.2018 - Cuma

Hacı KAR

BİLDİĞİN GİBİ DEĞİL, MEVZU DERİN…

Samimi olmayan bir kimse yanlış bir dava uğrunda bu kadar sıkıntıya katlanabilir mi? Namussuz, vurguncu ve hayalperest biri, bütün ülke O’na karşı silahlı ayaklanma yaptığında davası uğrunda akla gelen her türlü tehlike ve eziyet karşısında sonuna kadar silahına sarılması, sükuneti koruması ve zihninin altüst olmaması hususunda böyle bir sebat ve kararlılık gösterebilir mi?

3 Mart 2018 15:08
A
a
O’NUN HAYATINDA BÜYÜK HAZİNELERİN ŞİFRELERİ VAR…!
 
Hiç sorulmaz mı?
Hiç merak edilmez mi?
Hiç mi düşünülmeye, araştırılmaya, kafa yorulmaya, tefekkür edilmeye kayda değer değil mi?
Nasıl olmuş da halkı O’na can düşmanı kesilmiş? Altın, gümüş veya diğer dünyevi mallar uğruna mücadeleye mi girişmişti? Yoksa kan davası mı güdüyordu? Ya da onlardan bir menfaat mi bekliyordu?
 
Hayır, bütün düşmanlık onlardan tek ve gerçek olan Allah’a ibadet etmelerini ve doğru, muttaki ve iyi bir hayat yaşamalarını istemesinden kaynaklanmaktaydı. Putperestliğe ve Allah’tan başka varlıklara tapılmasına karşı çıktı ve yanlış hayat tarzlarını eleştirdi. İnsanları istila etmiş olan tağutların ve ruhbaniyetin kökünü kuruttu. İnsanlar arasında yüksek ve aşağı tabaka gibi ayrımlar yapılmasına karşı çıktı. Sosyal sınıf ve ırk önyargısını tam bir cehalet olarak kınadı. Çok eski zamanlardan beri nesilden nesile devrolunan toplum yapısını tamamen değiştirmek istedi. Buna karşılık, ülke halkı O’na tebliğ ettiği esasların atalarından kalan geleneklere karşı olduğunu; ya onları bırakmasını ya da akibetinin feci olacağını söylediler.
Neden, bütün bu sıkıntılara katlandı diye, akıllara soru gelebilir? Gelsin de, gelmeli de…

Halkı, dini anlatmayı ve mesajını yaymayı terk ederse, O’nu kral olarak kabul etmeyi ve ülkenin bütün zenginliklerini önüne sermeyi teklif etti. Fakat O, bu cazip teklifleri reddetti ve yerine davası uğruna sıkıntıya katlanmayı seçti. Hz. Muhammed (sav), bir defasında, davasından vazgeçmesi için kendisini ikna etmesini istedikleri, Kureyşli liderlerin baskısı altında ki amcasına şöyle buyurdu: “ Ey babam yerinde olan amcam! Ben Allah tarafından tebliğe memurum. O’nun emirlerini yerine getirmeye mecburum, ben kendiliğimden bir şey yapmıyorum! Bir elime güneşi, bir elime ay’ı koysalar, risaletimden bir zerre kadar ayrılmam. Ya, Allah bana bu peygamberlik vazifesini ifaya kuvvet verir yahut bu uğurda feda olurum! “

Niçin? Bu insanlar dini dosdoğru yaşasalardı ve dosdoğru olsalardı ne kazanacaklardı?

Zenginlik ve lüks, krallık ve şöhret, rahat ve bolluğa niçin birazcık olsun önem vermedi? Bu nimetlerin, kendisiyle karşılaştırınca önemsiz kalacağı daha büyük maddi kazançlar peşinde miydi? Bu kazançlar o kadar çekici miydi ki ateş ve kılıçtan geçmeyi, maddi ve manevi eziyete sükûnetle katlanmayı seçebiliyordu? Bir cevap bulabilmek için bunun üzerinde uzun uzun düşünülmesi gerekir.

İyilikleri için var gücüyle çabaladığı kişilerin O’nu taşlaması, hakaret etmesi, sürgün etmesi ve sürgün yerinde bile rahat vermemesine rağmen, onların iyiliği için kendi mutluluğunu feda eden bir kişiden daha yüksek kişisel fedakârlık, vefakârlık ve iyi kalplilik örneği düşünülebilir mi?

Samimi olmayan bir kimse yanlış bir dava uğrunda bu kadar sıkıntıya katlanabilir mi? Namussuz, vurguncu ve hayalperest biri, bütün ülke O’na karşı silahlı ayaklanma yaptığında davası uğrunda akla gelen her türlü tehlike ve eziyet karşısında sonuna kadar silahına sarılması, sükuneti koruması ve zihninin altüst olmaması hususunda böyle bir sebat ve kararlılık gösterebilir mi?
 
Hareketini kesin başarıya götüren bu iman, bu sebat ve bu kararlılık, davasındaki üstün hakikatin açık bir delilidir. Kalbinde en küçük bir şüphe ve tereddüt bulunsaydı yirmi üç yıl bütün şiddetiyle süren fırtınayı cesaretle karşılayamazdı. Bu, O’nun şahsında ortaya çıkan inkılâbın bir yanıdır. Diğer yanı ise, daha harika ve daha büyüktür.
Kırk yaşındaki biri niçin değişti?

Kırk yıl boyunca, Araplardan biri olarak; onlar içinde yaşadı. Bu uzun süre içerisinde bir devlet adamı, bir vaiz ve bir hatip olarak bilinmiyordu…
Daha sonra ortaya koymaya başladığı hikmet ve bilgi hazinelerini bildirdiğini kimse duymamıştı. Metafizik, ahlak, hukuk, siyaset, iktisat ve sosyolojinin prensiplerinden söz ettiği görülmemişti. Büyük bir komutan olduğundan bahsetmek şöyle dursun, sıradan bir asker olarak da bilinmiyordu…

Allah, melekler, daha önce inmiş kitaplar, önceki peygamberler, geçmiş milletler, kıyamet günü, ölümden sonraki hayat, cennet ve cehennem hakkında bir kelime bile sarf etmiş değildi…
Şüphesiz fevkalade bir karaktere, etkileyici bir tavra sahipti ve oldukça kültürlüydü. Yine de, O’ndan insanların gelecekte büyük bir inkılap meydana getirecek tarzda bir şey bekleyebileceği kadar göze çarpıcılığa ve olağanüstülüğe sahip değildi. Tanıdıkları arasında ağırbaşlı, sakin, kibar ve iyi huylu biri olarak bilinmekteydi. Ama yeni bir mesajla mağaradan çıktığında, tamamen değişmişti.

Mesajını anlatmaya başlayınca, bütün Arabistan korku ve şaşkınlık içinde kaldı; harika belağatı ve hitabeti onları büyüledi. O kadar etkili ve çekiciydi ki, kalplerinin içine veya benliklerinin özüne nüfuz eder ve kendilerini iradeleri dışına çıkarıp, eski din kültürlerinden ayırır diye, en büyük düşmanları O’nu duymaktan korkuyordu. O kadar eşsizdi ki, muhaliflerini bir araya gelmeye ve kendi okuduğuna benzer bir ayet meydana getirmeye çağırdığında, en yüksek çaptaki tüm Arap şairleri, vaizleri ve hatipleri dil ve üslup özelliği açısından benzerini ortaya koyamadılar, koyamayacaklarda…

Bununla birlikte, eşsiz bir mütefekkir, fevkalade bir reformcu, ünlü bir kültür ve medeniyet kurucusu, meşhur bir siyasetçi, büyük bir lider, mümtaz bir hakim ve emsalsiz bir kumandan olarak halkın önüne çıktı… Bu ümmi bedevi, bu çöl sakini, kendinden önce kimsenin konuşmadığı ve daha sonra da konuşamayacağı kadar bilgi ve hikmet dolu konuştu. Metafizik ve ilahiyatın en karışık meselelerini açıkladı. Davasını, geçmişin tarihi verileriyle destekleyerek milletlerin ve imparatorlukların çöküş ve yıkılışının prensiplerine ilişkin konuşmalar yaptı. Eski reformcuların başarılarını gözden geçirdi; dünyanın değişik dinleri hakkında hükümler koydu; uluslar arasındaki farklılık ve çekişmelere ilişkin hükümler belirti. Medeniyetin ahlak ölçülerini öğretti. En güzide düşünür ve ilim adamının bile ancak ömür boyu süren araştırmalardan; insan ve eşya üzerinde yaptıkları geniş deneylerden sonra gerçek hikmetini kavrayabilecekleri sosyal kültür, iktisadi teşkilat, grup idaresi ve uluslar arası ilişkilerin kurallarını oluşturdu. Gerçekten insanlık, teorik bilgi ve pratik deney açısından geliştikçe, bunların değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Daha önce eline hiç kılıç almamış, askeri eğitim görmemiş, ancak bir kez,  o da seyirci olarak savaşa katılmış olan bu sakin ve barışsever tacir, aniden en çetin savaşlardan bir kez olsun kaçınmayan bir asker oldu. Öyle büyük bir kumandan oldu ki, savaş silahlarının ve vasıtalarının çok kötü olduğu günlerde, dokuz yıl içerisinde bütün Arabistan’ı fethetti. Askeri dirayet ve ehliyeti öyle yüksek bir dereceye çıktı, aşıladığı askeri ruh ve kayda değer hiçbir malzemeye sahip olmayan başıbozuk Araplara verdiği askeri eğitim, öyle bir mucize meydana getirdi ki, birkaç yıl içerisinde zamanın en heybetli iki askeri gücünü yıktılar ve o zaman bilinen dünyanın büyük bir bölümüne sahip oldular.

Tam kırk yıl boyunca hiçbir siyasi ilgi ve faaliyet göstermeyen bu sakin kişi birdenbire dünya sahnesinde öyle büyük bir siyasi reformcu ve devlet adamı olarak belirdi ki, radyo, telsiz, telgraf ve basının yardımı olmadan bir milyon iki yüz bin mil karelik bir çölde dağınık halde yaşayan insanları, savaşçı, dik başlı, cahil ve kıyasıya bir kabile savaşına tutuşmuş bir halkı tek sancak, tek hukuk, tek din, tek kültür, tek medeniyet ve tek yönetim altında bir araya getirdi…

Düşünce yapılarını, adetlerini ve ahlaklarını değiştirdi. Cahil insanları kültürlü; barbar kimseleri medeni; günahkar ve kötü karakterli kişileri muttaki; Allah korkusu taşıyan salih insanlar haline getirdi. Onların isyankâr ve dik kafalı tabiatları, kanun ve nizama itaat ve boyun eğme timsali oldu. Yüzyıllar boyunca kayda değer bir tek büyük adam yetiştirmemiş olan bir kavim, O’nun etki ve rehberliğinde din, ahlak ve medeniyet prensiplerini anlatmak ve öğretmek için dünyanın en ücra köşelerine giden binlerce yüce şahsiyet yetiştirdi.

Bu işi dünyevi vaadler, baskı ve zulümle değil, gönülleri fetheden tavrı, hoş ahlakı ve inandırıcı öğretisiyle başardı. Asil ve kibar davranışı sayesinde düşmanlarını bile dost yaptı. Sınırsız sevgi ve şefkati ile insanların kalbini fethetti. Adaletle hükmetti. Doğruluk ve dürüstlükten ayrılmadı. Canına kasteden, O’nu taş yağmuruna tutan, doğduğu yerden süren, bütün Arabistan’ı üzerine salan, hatta intikam çılgınlığıyla ölü amcasının ciğerini çiğ çiğ çiğneyenlere bile zulmetmedi. Zafere ulaşınca onların hepsini affetti. Gördüğü ezadan veya kendisine karşı işlenen haksızlıklardan dolayı hiç kimseden öç almaya girişmedi…

Ülkesinin yöneticisi olmasına rağmen, kendi nefsini düşünmedi ve mütevazı bir hayat sürdü. Önceki gibi, kerpiçten yapılmış sade evinde fakir bir şekilde yaşadı. Bir şilte üzerinde uyudu, basit elbiseler giydi, fakirlerin yediği yiyeceklerden yedi ve bazen de hiçbir şey yiyemedi. Gecelerini Allah’ın huzurunda namaz kılarak geçirdi. Fakir ve muhtaçların imdadına yetişti. Bir işçi gibi çalışmaktan en ufak bir utanç duymadı. O’nda en ufak bir krallık debdebesi ve gösterişi veya soylu-zengin kibiri yoktu. Sıradan bir kimse gibi insanlarla oturur, gezer, onların sevinç ve üzüntülerini paylaşırdı. Halkla o kadar kaynaşmıştı ki, dışarıdan bir yabancının, halkın lideri ve yöneticisini beraberindekilerden ayırması çok zordu.

Büyüklüğüne rağmen, en aciz insanlara karşı davranışlarında herkesle olduğu gibi hareket etti. Hayatındaki bütün mücadele ve çabalarında şahsi çıkarını hiçbir zaman düşünmedi. Geride varislerine mal bırakmadı. Her şeyini ümmetine vakfetti. Ümmetinden kendisi ve varisleri için hiçbir suretle hususiyet gösterilmesini istemedi. Öyle ki, günün birinde Müslümanlar bütün zekatlarını onlara verebilirler endişesiyle, soyundan gelenlerin zekat almalarını yasakladı.

Bu büyük insanın başarıları burada bitmez. O’nun gerçek değerini anlayabilmek için, bir bütün olarak dünya tarihindeki yerinin ümmet olarak yeniden incelenmesi gerekir… Bu durum, 1400 sene kadar önce “karanlık çağda” doğan, Arabistan çölünün bu ümmi sakininin, modern çağın! gerçek öncüsü ve insanlığın gerçek önderi olduğunu ortaya çıkaracaktır. O, sadece kendisinin önderliğini kabul edenlerin değil, O’nu önder olarak kabul etmeyenlerin, hatta O’nu reddedenlerin bile önderidir! Tek fark, O’nu kabul etmeyenler veya reddedenler, O’nun rehberliğinin kendi düşünce ve hareketlerini hissedilmeyecek bir şekilde etkilendiğinden; modern çağa! hakim olan hakiki ruh ve hayatlarını yöneten prensiplerin düzenleyicisi olduğundan habersizdirler…
 
O’ndan haberi olanlara selam olsun. Gecikmeden, çok geç kalmadan, şimdi O’nun hayatındaki şifreleri tekrardan kontrol etmenin ve uygulamanın tam zamanı…

O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler. (Cuma Suresi 2. Ayet)

 

Haber var islah eder, haber var ifsad eder