Video Foto Galeri Yazarlar
26.9.2018 - Çarşamba

Şehide HASRET

HİND BİNTİ UTBE (r.anha)

19 Haziran 2018 11:28
A
a
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM           
Küfrün karanlıklarından aydınlığa çıkan Hind Binti Utbe (r.anha)


İnsanı yoktan yaratan, bilmediğini ve “Beyan”’ı öğreten, derilerin rengini ve dilleri farklı farklı var eden, yerde ve göklerde olan her şeyi insanlar için bir nimet olarak meydana getiren, hidayeti bulalım diye bize kutlu elçileriyle din gönderen Âlemlerin Rabbi Allah(c.c.)’a sonsuza kadar kelimeler, sözler ve yaratılmışların nefsi sayısınca hamd olsun ki bütün hamdler yalnızca O’na (c.c.) mahsustur.

Salat ve selâm  insanlığın efendisi ve önderi, Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e olsun.

Hind Binti Utbe (r.anha), Mekke kâfirlerinden Utbe ibni Rebia’nın kızıdır. Büyük dedesi Abdi Menaf Kureyş’in reislerindendir. Kocası ise Ebu Süfyan’dır.

Hanım sahabiler genelde İslam’a olan sevgisi, İslama girmek ve yaşamak için olan mücadeleleri ile tanınırken bu hanım ise tam tersi İslam’a olan kini, nefreti ile tanınmaktaydı.

Çünkü o cahiliye devrinde azılı bir İslam düşmanı idi. İliklerine kadar kin, gurur ve hasetle doluydu. Gönlü doyumsuz ve huzursuzdu. Öfke, hırs ve intikam hisleriyle gençliğini geçirdi. Kocasını ve müşriklerin ileri gelenlerini her fırsatta savaşa teşvik etti.

Bedir savaşında ölen babası Utbe, kardeşi Velid ve amcası Şeybe’nin intikamı alınıncaya kadar koku sürünmeyeceğine, kocasıyla beraber olmayacağına yemin ederek Kureyşlilerden yakınlarının intikamlarını almalarını istedi.

İntikam hırsıyla yanan Utbe adeta bir kor parçası gibiydi. Uhud günü müşrik ordusunun kumandanı olan kocası Ebu Süfyan ile birlikte savaşa katıldı. Kureyşli diğer kadınlarla def çalıp şiirler okuyarak orduyu savaşa teşvik etti.
 
Ama bu onun için yeterli değildi, hain planını yapmıştı. Habeşli köle olan vahşiye şöyle dedi:

-Babam Bedir günü öldürüldü. Eğer sen 3 kişi Hz. Muhammed (s.a.v.) , Hz. Hamza ve Hz. Ali’den birini öldürürsen hürsün, azâd olacaksın. Çünkü ben Kureyş içerisinde babamın intikamına karşılık olarak başka bir kimse göremiyorum.
 
Daha sonraları Müslüman olan Vahşi (r.a) şöyle anlatmakta :

-Ben Uhud’da Hz. Peygamber (s.a.v.)’ in üzerine varmaya hiç cesaret edemeyeceğimi biliyordum. Çünkü ashabı , O’nu bir an olsun yalnız bırakmaz ve de kimseye teslim etmez. Vallahi Hz. Hamza’yı uyurken bulsam heybetinden uyandırmaya korkarım. Ama Hz. Ali’ye gelince onu öldürmeye bir fırsat kollayayım dedim. Harb sahasında Hz. Ali’yi aradım ve buldum. Kendisi son derece tedbirli, girişken, çevik  ve etrafına çok bakınan bir kimseydi. Kendi kendime benim aradığım ve hakkından geleceğim bir zat değil dedim. O sırada
Hz. Hamza’yı gördüm. Önüne gelenleri orağın otları biçtiği gibi kesip biçiyor, önünde hiç kimse duramıyordu. O’na yaklaşıp vurabilme fırsatını bulabilmek için kayanın arkasına gizlendim. Siba bin Ümmü Emmar “Var mı benimle çarpışacak yiğit?” diye bağırıyordu.

Hz. Hamza ona vurduğu gibi göz açtırmadan yere serdi ve boynunu uçurdu. Sonra süratle benden tarafa gelirken beni gördü. Sel sularının açtığı derede ayağı kayıp yere düştü. Harbemi (küçük mızrak) istediğim yerinden vurmak için attım. Böğründen vurdum. Hatta mızrağımın ucu arkadan çıktı. Diğer ashab yetiştiler fakat şehid olduğunu anlayınca dağıldılar.  Onlar uzaklaşınca hemen  Hamza’nın yanına varıp karnını yardım, ciğerlerini çıkartıp Hind binti Utbe’ye götürdüm. Utbe Hamza’nın ciğerini alıp ağzında çiğnedi. Yutamayınca dışarı attı. Suyunu mu yoksa posasını mı attığı bilinmemektedir.

Çünkü Hind eğer ele geçirebilirse azılı müşrik olan babası Utbe bin Rebia’yı öldüren Hz. Hamza’nın ciğerini yemeğe and içmişti. Bir insan nasıl bu kadar acımasız ve azgınlaşmış olur diyoruz fakat kişinin dostu ve destekçisi şeytan olursa, kalbini kin ve nefretle doldurup sürekli kötülüğü fısıldarsa daha neler yapmaz ki?

“ Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, her günahkâr yalancıya inerler. Bunlar da şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır. “ ( Şuara , 221-223 )

Müminlerin ebedi düşmanı olan o iblise kulan veren Hind’in yaptıkları bununla da kalmadı. Hind binti Utbe, Hz. Hamza’nın şehid olduğu yere gitti. O’nu görünce erkeklik uzvunu, burnunu ve kulaklarını kesti. Onlardan iki bilezik, iki pazvand ve iki tane ayak halhalı yaptı. Bunları takınmış olarak Mekke’ye girdi. Hamza’nın ciğerinide yanına aldı. Ve bağıra bağıra şöyle söyledi ; Babasının, kardeşinin, amcasının Bedir’deki öcünü aldığını, kalp yarasının soğuyup iyileştiğini, adağını yerine getirdiğini, ömrü boyunca ve hatta kabrinde kemikleri çürüyünceye kadar Vahşi’ye minnet ve teşekkür borçlu bulunduğunu ifade etti.

Bilmiyordu Hind bu yaptığını her hatırladığında kendinden utanacağını. Her aklına geldiğinde üzüntüden kahrolup ağlayacağını bilmiyordu. Çünkü İslam’a ve Müslümanlara olan kini ve düşmanlığı öyle sarmıştı ki benliğini hakka gözleri kör, kulakları sağır kesilmişti.

Zafer çığlıkları atarken aslında kendisini Cehenneme sürüklediğinin farkında değildi. Günahlarından, azgınlığından dolayı mühürlenmişti adeta kalbi. Yoksa okurken bile zorlandığımız bu işkenceyi nasıl yapabilirdiki bir insan…

Peygamberimiz (s.a.v.) Mekke fethinde görüldüğü yerde öldürülmelerini emir buyurdukları kimselerin içerisinde Hind binti Utbe de vardı. İki cihan güneşi Efendimiz (s.a.v.) yanında 10 binden fazla ashabıyla birlikte kan akıtmadan Mekke’ye girdi. Kâbe’ye vardı. Beytullah’ı putlardan temizledi. Onları teker teker kırdı. Bilal (r.a.) gür sesiyle Allah Teâla’nın birliğini, büyüklüğünü yüksek bir yere çıkarak ilan etti. Yanık namesiyle dağları eriten, yürekleri titreten sesiyle ezan okudu. İslâm ordusu onca haşmetiyle ilâhi huzura durdu. Cemaatle namaz kıldı. Kıyam’da, rükû ve secdelerdeki beraberliğin gönüllere verdiği huşu ile ibadet etti.
 
Hind binti Utbe evinin penceresinden bu manzarayı ürpererek seyrediyordu. İslâm ordusunun haşmeti, heybeti, Resulullah’ın (s.a.v.) engin şefkati ve müsamahası, Müslümanların ilâhi huzurdaki duruşları, edeb, nezaket ve hürmetleri Hind’in gönlünde İslâm nurunun parlamasına vesile oldu. Rüyâsını hatırladı. Güneşin yakıcı sıcağı altında kaldığını, gölge yakınında olmasına rağmen gitmeye gücünün yetmediğini sonra Resulullah’ın (s.a.v.) uzaktan görünüp yaklaştığını ve kendisini kurtardığını hatırladı. Kendisinden önce imân eden kocası Ebu Süfyan’a durumu anlattı ve :

-“Ben Muhammed’e tabi olmak etmek istiyorum.” Dedi. Kocası ise

-“Ama sen İslâm’ı inkâr ediyordun.” Dedi.

-“Evet vallahi öyle idim ancak şimdi ben şuna kesinlikle inanıyorum ki bu geceden önce Kâbe’de Allah’a hakkıyla kulluk edilmemiştir. Yemin ederim ki Müslümanlar bütün geceyi namaz kılarak ayakta, rükûda ve secdede geçirdiler.” Dedi ve Resulullah’a (s.a.v.) gitti. Ama yaptıklarından dolayı yüzünü gösteremiyordu. Kendisini bir örtü ile gizledi. Öldürülmekten korkuyordu.

Aslında Hind bu hâl üzere Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkuyordu. Dakikalar önce kalbi Müslümanlara öfkeyle dolarken nasıl olmuştu da onlardan biri olmak istemişti diyebiliriz. Fakat Allah (c.c.) kime, nerde, ne zaman isterse orada ona hidayeti nasib eder ve kalbini ısındırır.

Resulullah’a (s.a.v.)’a tabi olmaya giden Hind yüzünü açtı ve kendisini gözyaşları içerisinde tanıttı. Şöyle dedi:

-“Kendisi için seçtiği dini muzaffer kılan Allah’a sonsuz hamd ederim. Senin de affını istirham ederim ey Muhammed (s.a.v.). Ben Allah’a inanan, senin getirdiklerini tasdik eden bir kadınım. Ben Hind binti Utbe’yim. Allah geçmişleri bağışlar. Sen benim geçmişlerimi bağışla ki Allah’da seni bağışlasın.” Resulullah (s.a.v.) ise :

-“Hoş geldin. Müslümanlığın mübarek olsun.” Buyurdu. Hind :

-“Vallahi ya Resulullah (s.a.v.) dün yeryüzünde senin aile efradının perişanlığını istediğim kadar özlemini çektiğim hiç bir şey yoktu. Bugün ise senin aile efradının izzet ve şerefe ermesi kadar özlem duyduğum başka bir şey yoktu. Gözümde bu aile fertlerinden daha değerli hiçbir kimse bulunmamaktadır.” Dedi.
 
Hind binti Utbe (r.anha) dünyaya sanki yeni doğuyordu. Bir başka insan olmuştu adeta. Resulullah (s.a.v.) Efendimizin her sözüyle içindeki cahiliyet kalıntıları sökülüp atılıyordu.
 
O’nun (s.a.v.) muhabbeti, şefkat ve merhameti karşısında bütün düşmanlıklar, kin, nefret, gazab, haset, intikam hisleri eriyip gitmişti. Resulullah’a (s.a.v.) olan hayranlığını içine sığdıramıyordu. Öyle bir iman etmişti ki kalbine Allah sevgisi ve Peygamber sevgisi öyle bir yerleşmişti ki içinde tutamıyor şöyle diyordu :

-“Anam babam sana feda olsun ya Resulullah (s.a.v.). ne kadar müstesna bir insansın. Bizi ne büyük hedeflere, ne güzel şeylere çağırıyorsun. Ya Resulullah (s.a.v.) yeryüzünde senin itaatine girmeyen tek kişinin kalmasını istemiyorum.  Gönlümün derinliklerinden gelerek söylüyorum ki herkes sana tabi olsun. Beni bundan daha çok sevindirecek bir şey yoktur.” Diyerek teslimiyetini ve sevgisini anlattı.
 
Müslüman bir hanım efendi olarak evine gitti ve önce kalbindeki putları; sonra evindeki putları kırdı. Hind cahiliye devrinde en önde gidenlerden olduğu gibi İslam’la şereflendikten sonra da en önde savaşan kahraman hanımlardan biri oldu. Öyle bir iman edip teslim oldu ki artık tek derdi ve gayesi İslam’ı yaşamak ve hakim olması için de mücadele etmek oldu.
 
Resulullah’a (s.a.v.) söyledikleri ne bir yalakalık ne de bir göz boyamaydı. O bizim sürekli dilimizde olan lâ ilahe illallah sözünü çok iyi anlamıştı.
 
Öyle içten söyledi ki bu sözü adeta bataklığın içindeyken temize çıktı. Zaten ancak İslâm dini insanı bu bataklıktan cahiliyetten kurtarabilir. Ona teslim olan kurtulur, arkasını dönen ise helak olur.
 
Rabbim bizleri de kurtulanlardan ve İslâm’ın anahtarı olan bu sözü; kelime-i tevhidi söyledikten sonrada onun uğrunda mücadele edip Müslüman olarak ölenlerden eylesin İnşallah.

ELHAMDULİLLAHİRABBİLALEMİN

 

Haber var islah eder, haber var ifsad eder