Video Foto Galeri Yazarlar
17.7.2018 - Salı

Mustafa SOYLU

İMTİHAN

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Ali İmran, 142)

15 Şubat 2018 14:32
A
a
İMTİHAN

Hamd âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim, Din gününün Maliki Allahü Teâlâ (cc)’ya mahsustur. Salat ve selam âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (sav) Efendimize, aline, ashabına ve tüm Müslümanların üzerine olsun.
 
            Allah, ölümü ve hayatı hangimizin daha iyi amel yapacağını denemek için yaratmıştır. Böylelikle bizim başı boş olmadığımızı belirterek,  kendisini tanıyıp, kendisine ibadet edip, emir ve yasaklarına uyalım diye yaratmıştır. Bu hususta bizden daha bedenlerimiz yaratılmadan, ruhlar aleminde söz almıştır. Biz Rabbimize bir söz vermişizdir. Fakat ne var ki kimimiz bu dünyanın debdebe ve ihtişamı karşısında, süsü karşısında kendinden geçmiş ve verdiği sözü unutmuştur. Unutmayanlar ise sadece dilini kımıldatarak, kuru laf ve lakırdılarla iman ettiğini hamdederek belirtiyor. El hamdü lillah bende müslümanım deyip bunun ötesine geçmiyor, yaşantısında bu sözünü tasdikleyen bir icraat, bir gayret göstermiyor. İşte Kur’an’da İman ettik diyenlere sesleniyor Rabbimiz. Diyor ki insanlar sadece “iman ettik demekle bırakılacaklarını mı zannediyorlar?” (Ankebut, 2-3) Öyle mi hesap ediyorlar?  İman ettik diyecekler ve sonra hemen cennete gidecekler öyle mi? Dünyada hiçbir sıkıntı çekmeyecekler ve âhirette de kurtulacaklar. İmtihan edilmeyecekler, denenmeyecekler öyle mi?
 
            Yani şunu anlıyoruz ki iman ettik dememiz yetmiyor. İman iddiasında bulunan herkesi deneyecek Rabbimiz. Acaba böyle bir iddiada bulunan insanların sözleriyle amelleri, iddialarıyla hayatları, düşünceleriyle hareketleri bir mi? Değil mi?
 
Evet sadece iman ettik demekle kurtulacağınızı sanmayın. Unutmayın ki:
 
            Onlardan öncekileri de denedik. Baksanıza Biz nicelerini denemekteyiz. Sizden öncekileri de imtihana tabi tuttuk. Sıkıntılar, dertler, hastalıklar, savaşlar, zenginlikler, fakirlikler, ölümler, yaralanmalarla denedik ki, kim sadâkatle Allah’a bağlı? Kim sahte inanmış? Ben de müslümanım diyen, biz de müslümanız diyen herkes mutlaka denenecektir.  Yâni inandım dediği sözünün eri midir? Değil midir? Ben Allah’a ve Allah’tan gelenlere inandım diyen bir kişi ve toplum bu sözünde samimi mi? değil mi? Rabbimiz bunu deneyecektir. İnsanlar müslümanlıklarında samimi mi? değil mi? bunu zaten Rabbimiz biliyor da bizi bize ispat edecek. Yarın bir itiraz hakkımız kalmayacak. Allah sadıkları da, yalancıları da denemelerden geçirerek böylece ortaya koymaktadır.
 
            Bugün herkes kendini beğeniyor, herkes biz en iyi müslümanız, bizden daha iyi müslüman olamaz diyor. Bizler şu anda Allah’ın istediği bir hayatın içindeyiz, elbette Allah bizi cennetine koyacaktır. Bizi koymayıp da cennetine sığırları mı koyacak diyor. Halbuki bakın Rabbimiz buyuruyor ki, sizler denenmeden, imtihana çekilmeden bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz?
 
            İnandık demekle iş bitti mi zannediyorsunuz? İman yolunuzda ailenizden, çevrenizden, toplumunuzdan, düşmanlarınızdan, tâğutlardan bir takım belâlar, musibetler, tepkiler gelmeden, işinizden, aşınızdan, malınızdan, mülkünüzden, sosyal statülerinizden bir şeyler kaybetmeden rahat bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz diyor Rabbimiz.
 
İmam Kurtubî der ki; Belâ en çok peygamberlere, peygamber yolunun yolcuları olan âlimlere ve onların yolunda olan samimi mü’minlere gelir. Belâ insanların imanlarının derecesine göre gelir. Kişi dinine göre belalara maruz kalır. Eğer dininde sapasağlam bir kimse ise belası artar. Şayet dinine bağ­lılığı nisbeten zayıf ise dinine göre belalara maruz kalır. Unutmayalım ki şu anda İslam uğruna kanları akıtılanlar, zindanlara tıkılanlar, çeşitli belâlara maruz kalanlar imanları bizden çok daha kuvvetli olanlar oldukları için bu tür imtihanlara tabi tutuluyorlar. Ama din yönünden tavizkâr olanlar, ufak tefek sıkıştırmalar karşısında geri adım atmaya hazır olanlar daha az belâya uğrayacaklardır. İşleri tıkırında olacaktır onların. Kasaları keseleri dolmaya, makamları koltukları büyümeye devam edecektir.
 
 “Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Ali İmran, 142)
 
"Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler si­zin de başınıza gelmeden öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Kendilerine sıkın­tılar ve yokluklar gelip çattı ve sarsıldılar. Hattâ Peygam­ber ve beraberindeki mü'minler: Allah’ın yardımı ne za­man? Diyorlardı. Gö­zü­nüzü açın! Şüphesiz Allah’ın yar­dımı yakındır."(Bakara, 214)
            Ve yüce Rabbimizin buyurduğu gibi daha önceki müslümanların, sahabilerin yaşadığı sıkıntılı hayatı yaşamadan cenneti düşünmeyin ha diyor. Peki onlar ne sıkıntı çekmişler, hep beraber onların yanına gidip, bu işkenceli hayatlarını seyredelim.

            Müşrik kadınlardan Ümmü Enmar´ın azadlı kölesi olan Habbab b. Eret, Müslümanlığını açıklamaktan çekinmeyen,  dininden döndürülmek için Mekke´de en ağır işkencelere uğratılan Müslümanlardandı.
Müşrikler onun çıplak vücudunu dikenler içinde sürürlerdi.
Kendisinin, çıplak vücuduna demir gömlek giydirilip, en sıcak günde Remda´da güneş altında vücudunun yağı eritilircesine tutulduğu da olurdu.
Güneşten kızgın hale gelmiş ya da ateşle kızdırılmış olan taşa çıplak sırtı bastırıldığı halde, söyletmek istedikleri şeyi, küfür sözünü ona söyletemezlerdi.
Nitekim, müşrikler bir gün onu yakalayıp soydular. Düz bir yerde yaktıkları ateşin içine, sırtının üzer ine yatırdılar.
İçlerinden birisi onun göğsünün üzerine ayaklarıyla bastı.
Ateş sönünceye ve yer soğuyuncaya kadar, kendisini öylece tuttular!


Yıllar geçtiği halde bile, Habbab´ın sırtındaki yanıkların yerleri kaybolmadı.
Hz. Ömer, halifeliği sırasında, Habbab´a müşriklerden çektiği işkenceyi sormuştu. Habbab: "Ey mü´minler emîri! Bak sırtıma!" dedi.
Hz. Ömer onun sırtına bakınca:
"Doğrusu ben insan sırtının bugünkü gibisini hiç görmemiştim!" dedi. Habbab:
"Benim için bir ateş yakmışlardı da, ben onun üzerine sürüklenip atılmıştım. O ateşi benim sırt etimin yağı söndürmüştü!" dedi.
Habbab demirci idi. Kılıç yapardı. Habbab´ın hanımefendisi Ümmü Enmar da, Habbab´ın başını ateşte kızdırdığı demirle dağlardı!
Habbab, Peygamberimiz (a.s.)a varıp, Ümmü Enmar´dan şikâyetlendi.
Peygamberimiz (a.s.):
"Ey Rabbim! Habbab´a yardım et!" diyerek dua edince, Ümmü Enmar başından bir derde tutulup, köpeklerle birlikte ulur oldu! Kendisine:
"Başını dağlat!" diye tavsiye edildi.
Bunun üzerine, Habbab demiri alır, ateşte kızdırır, Ümmü Enmar´ın başını onunla dağlardı!
Habbab b. Eret der ki:
"Bizler, müşriklerin en ağır işkencelerine uğramış bulunuyorduk. Kabe’nin gölgesinde oturuyorduk. Ve biz örsler üzerinde dövülen demirler gibi her gün üzerimize balyozlar kalkıp iniyordu. Ayaklarımıza ipler bağlanıyor, sürüm sürüm sürünüyorduk. Çilenin bini beş para ve bunu da Müslümanlar çekiyordu. Bu esir insan, bu siyahi insan, o kadar canına tak demişti ki bunu da yine Buhari, Müslim naklediyor. Başına örtüsünü çekmiş Kabe’nin duvarının dibinde oturuyordu. Ya Resulallah dedim, bize dua etmez misin, Allah yardım etsin, Allah’tan bizim için yardım talep etmez misin? Çok canı sıkıldı. Belanın bin katına o katlanıyordu. Gösterilen zaaftan dolayı canı sıkıldı. Döndü şöyle dedi: Sizde yani belaya maruz musunuz? Kendinizi belaya maruz mu sayıyorsunuz? Sizden evvel bir insan inandığından ötürü alınırdı. Sonra bir hendeğin içine yatırılırdı. Sonra testereyle ortadan kesilirdi. Sonra da eti kemiğinden demir taraklarla ayrılırdı. Vallahi bu iş onu yine dininden döndüremezdi, diyor. İnnallahe yütimme hazel emr. velekinnekum teste’cilun. Allah bu günleri size ihsan edecektir. Fakat siz acele ediyorsunuz. Ekinler yeşilken tırpan kullanıyorsunuz.
Ebu Zerr´e Yapılan İşkence
İbn-i Abbas Tarikiyle Ebu Zer R.A’den:
“Mekke’de Resulullah s.a.v’in yanında kaldım bana islamiyeti öğretti. Biraz da Kur’an okudum. Sonra:
-Ya Resulallah, ben dinimi açıklamak istiyorum, dedim. Bana:
-Seni öldürmelerinden korkuyorum, dedi.
-Beni öldürselerde bunun yapmam gerekir.
Bunun üzerine sustu, ben de kalkıp mescide gittim ve:
-Allah’tan başka ilah bulunumadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahidlik ederim, dedim.
Kureyşliler de, Kabe’nin etrafında halka halka oturmuşlardı. Ben bunu söyler söylemez halkaları hemen bozup taş, sopa ve kemiklerle bana hücum ettiler,  üzerime saldırdılar. Beni o kadar dövdüler ki, vücudum, üstünde kurbanlar kesilen taşlar gibi kana boyandı ve baygın düştüm. Onlar da öldüğümü sandılar. Bir müddet sonra kendime gelip Nebi (S.A.V)’in yanına döndüm.
Peygamber Efendimiz, bu halimi görünce:
-Sana “yapma” diye söylemedim mi? Dedi.
Ya Resulallah, böyle yapmayı ruhen arzuluyordum. Yapmasaydım rahat edemezdim, dedim.
Abdullah bin Huzafetüs-Sehmi’ye yapılan işkence.
Hz Ömer bir orduyu Rum diyarına gönderdi. İçlerinde Abdullah b. Huzafe de vardı. Rumlara esir düştü. Krallarına götürdüler ve:
“Bu adam Muhammed’in arkadaşlarındandır!” dediler. O Rum tağutu Hz. Abdullah’a
“Sen hristiyan olursan mülk ve saltanatıma seni ortak yapacağım” dedi. Abdullah
“Beni kendine ortak yapmak değil, Eğer bütün hükümdarlık ve mülkünü ve Arapların elinde bulunan bütün memleketleri bana bağışlasan karşılığında Hz. Muhammed’in dininden bir göz açıp kapayıncaya kadar ayrıl desen bunu yine yapmam” dedi. Bunları işittikten sonra kral, onun ağaca bağlanmasını emretti ve okçulara:
“Ona okları isabet ettirmeyin ve her atışta ona hristiyanlığı teklif edin” dedi.
Onlar da öyle yaptılar. Fakat Abdullah yine hristiyanlığı kabul etmedi. Sonra kral emretti, onu indirdiler. Daha sonra bir kazana su koyup kaynattılar. Başka bir müslüman esir getirip ona da hristiyan olması teklif edildi. O da reddetti. Bunun üzerine kaynamakta olan kazanın içine attılar. Sonra kral, kazanın içine Abdullah’ın atılmasını emrettiğinde Abdullah ağladı. Bunun üzerine Kral’a:
“Bu adam suya atılmaktan korktuğu için ağlıyor!” dediler. Kral onun geri getirilmesini emretti. Abdullah’a tekrar hristiyan olmasını teklif etti. Fakat o yine kabul etmedi. Kral
“O halde, kabul etmediğine göre, seni ağlatan nedir?” diye sordu. Abdullah:
“Ben kendi kendime dedim ki, şimdi seni bu kaynar kazanın içine atarlar da beş dakikada ölüp gidersin. Halbuki ben isterdim ki vücudumdaki kıllar sayısında canım olsun ve her gün birini Allah yolunda feda edeyim. İşten ben bunun için ağladım” dedi. Bunun üzerine kral ona:
“Ben şimdi seni serbest bıraksam, benim başımı öper misin ?” diye sordu. Abdullah:
“Yalnız beni değil, bütün müslüman esirleri de serbest bırakırsan o zaman senin başını öperim” dedi. Kral da bu şartı kabul etti. Abdullah kalbinden:
“Bu adam her ne kadar Allah’ın düşmanlarından ise de, gerek kendimi ve gerek arkadaşlarımı kurtarmak için onun başını öpmekte ne zarar vardır” dedi ve başını öptü. Kendisi ile beraber bütün müslüman esirleri bıraktırdı.
Abdullah esirlerle birlikte Medine’ye geldiği zaman Hz. Ömer:
“Abdullah b. Huzafe’nin başını öpmek her müslümana haktır” ve “İşte ben herkesten önce başlıyorum” diyerek kalktı ve Abdullah’ın başını öptü.
 
İşte böylece hepinizin gördüğü gibi onlar kolay bir hayat yaşamadılar. Ve bunun için cenneti hakkettiler. Eğer bizde cennet yolunun yolcularıysak, cennete girmek gibi bir düşüncemiz, bir hedefimiz varsa azda olsa hayatımızda müslümanca bir hayat adına bazı imtihanlara maruz kalacak ve bu imtihanlara sabırla göğüs gereceğiz. Allah yar ve yardımcımız olsun.
Allah’a emanet olun. Selam ve dua ile…

 

Haber var islah eder, haber var ifsad eder