Video Foto Galeri Yazarlar
27.4.2018 - Cuma

Talha BİL

UNUTULMUŞ KAVRAM VAHDET

Yani doğru bir tevhid bilinci oluşmadan vahdet sağlanamaz. Vahdetin temellerini Kuran ve Resulullah'ın sünneti ile oluşturabiliriz. Şu anki halimiz, imamenin kopup, tesbih tanelerinin dağılması gibidir.

10 Aralık 2017 09:36
A
a
Hamd alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim, Din gününün Malik’i Allahü Teala (cc)’ya mahsustur. Salat ve Selam âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize, âline, ashabına ve tüm Müslümanların üzerine olsun.

            Unuttuğumuz şeyleri hatırlatmakta fayda vardır. 21. asırı, Şehid Seyyid Kutub’un ifadesiyle, insanlığın, cehennemî bir çukurun etrafında olduğu, ideolojilerin kol gezdiği, batı modernizmi ve teknolojisinin insanlığa hâkim olduğu bir devirdir. Müslümanlar, 1. Dünya savaşının sonrasında (aslında iki asır evvelinde) hilafetle birlikte medeniyetlerini de kaybettiler. Batının teknolojisi ve modernizmi karşısında aciz duruma düştüler. İslam toplumu, batıyı taklit eden, bâtıldan medet uman insanlar yığını haline geldi. Bugün insanların ekseriyeti, Allah’ın hükümlerinin değiştirildiğini, bozulmaya çalışıldığını, yerine insanların uydurdukları ideolojilerin ikâme edildiğini gördükleri halde buna karşı tepkisiz kalıyorlar. Böylece Müslümanlar, bâtılı gördüğünde ondan nefret duymayan, zulmün karşısına dikilmeyen, tüm coğrafyalarda Müslümanlara yapılanlara tepkisiz kalan berbat bir toplum haline geldiler. Hatta son zamanlarda İslam ile bu ideolojileri meczedip ortaya karışık bir din (!) sunulmasına seyirci kalıyorlar.

            Fakat ilginç olan şey bildiğimiz şeyleri de sürekli tekrar edip duruyoruz ve sürekli bir daha okumalar yapıyoruz. Okunan bilgilerin hayatımızda olan şeyleri olumlu yönde etkilemesi gerekirken hiçbir şey değişmiyor. Anlık coşkular, aksiyon içermeyen duygusal heyecanlar, sloganik söylemler sonuç vermiyor. Ortada takip edebilecekleri, öğrenip biriktirdikleri bilgileri harcayabilecekleri hiçbir yol çalışması yok, sadece aralarında konuşa geldikleri teorik söylemler mevcuttur. Hatta bazı konuları adeta konuşmaktan çekinir olduk… “Nasıl olsa mümkünü yok” diye düşündüğümüz için... İşte bu konulardan biri de vahdet meselesidir…

            Vahdet; “birlik olmak”, “birlikte hareket etmek” anlamında olup ve her bireyin ve her topluluğun, ümmet birliğini teşkil eden ana yapı içinde, bütünlüğü sağlayacak rolünü oynaması, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi demektir. Müslümanların “bir vücudun azaları/hücreleri” oldukları bilinciyle, “kendilerine düşen rolü oynamalarıdır”.

            Yani doğru bir tevhid bilinci oluşmadan vahdet sağlanamaz. Vahdetin temellerini Kuran ve Resulullah'ın sünneti ile oluşturabiliriz. Şu anki halimiz, imamenin kopup, tesbih tanelerinin dağılması gibidir. Oysaki Fatiha suresinde: "Yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senden yardım dileriz." derken biz vurgusu ile birlikteliği zikrediyoruz. Yalnız başımıza evde namaz kılarken bile biz diyerek dua ediyoruz. Bizim yeniden Kur'an-i ölçülerde buluşup akaidimiz ve fıkhımızla bir Kuran nesli oluşturmayı sağlayabiliriz. Nitekim bir ayeti kerimede Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;


“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a, Kur’an’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.” (Ali İmran Suresi 103)
İşte imani ve ibadi bir fariza. Allah’a kulluk, beraberinde kardeşliği de kaçınılmaz kılıyor… Allah’ın vahdaniyetine iman eden, ümmetin vahdetine sırtını kesinlikle dönemez. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, hangi rengin, hangi dilden, hangi ırkdan olursa olsun müminler bir vücudun azaları gibidir. Muvahhid müminler bir bütündür, ayrılamaz ve parçalanamaz. Müminler bu bütünden ayrıldığı zaman parçalanır ve Müslümanların görevi bu gövdeyi hiç zaman kaybetmeden yeniden oluşturmaktır.


Onun için Allah (c.c) toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız diye emir buyurmuştur. Ayrılınız demiyor, fert fert demiyor, toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız diye emir buyurmaktadır. Peki Allah’ın toptan sarılmamızı istediği ip nedir?
İbn Mesud derki; Allah’ın ipi (Hablullah) Kur’anı Kerim’dir. (Darimi, Fedailul Kuran 1 Hadis No:3330 Kurtubi Tefsiri)
Abdullah şöyle demiş; Resulullah (s.a.v) buyurdu ki; Şüphesiz bu Kur’anı Kerim Hablullah’tır Allah’ın İpidir. (Müslim, Fedailu’s Sahabe 37 )
İmam Ebu Ca'fer et-Taberî: Bize Saîd İbn Yahya'nın Ebu Saîd'den rivayetinde Rasulullah (s.a.v); Allah'ın kitabı, gökten yere uzanan Allah'ın ipidir, buyurmuştur.
Sahîh-i Müslim'de Süheyl İbn Ebu Salih'in... Ebu Hüreyre'den ri­vayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdular: Allah üç şeyden dolayı sizden razı olur, üç şeyden dolayı da size kızar: Allah'a kulluk edip O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan, top­luca Allah'ın ipine sarılıp parçalanmamanızdan, Allah'ın sizin başınıza geçirdiği kimseye nasihatte bulunmanızdan hoşnud olur. Dedikodu yapmanıza, çok soru sormanıza ve malınızı boşa harcamanıza da kızar.

            Şüphesiz Yüce Allah birbirimizle kaynaşmamızı emretmekte ve ayrılığı yasaklamaktadır. Çünkü ayrılık helak olmaktır. Cemaat ise kurtuluştur. Şöyle diyen İbnul Mübarek’e Allah’ın rahmeti olsun, şüphesiz cemaat Hablullah’tır, ona yapışın, onun sağlam kulpuna yapışarak korunun Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur; Cemaat rahmettir, ayrılık azaptır.

            Vahdetin emredilmesinde ki maksat tüm maslahatların korunmasıdır. Vahdetin varlığı zaruri olan, yani dinin, canın, ırzın, aklın ve malın korunması maslahatlarını da korur, hacetten ve tahsinattan olan maslahatları da korur. Vahdetin bozulması ve tefrikanın var olması ise bütün maslahatların bozulmasına sebep olur. Bunun için İmam İbn-i Kayyim şöyle der; “İşte bu (vahdet) şeriatın en azîm maksatlarındandır. (Şâri) vahdeti bozacak bütün yolları kapatmıştır. Hatta kalplerin birbirinden ayrılmaması için namazda safın bütünlüğünü dahi emretmiştir.” Anlaşıldığı üzere Vahdet İslam’ın en büyük maksatlarından ve dolayısıyla en mühim emirlerindendir.
Peki, küfür tek bir millet iken, bir vücudun azaları iken veya Müslümanlara karşı iken Mü’min’ler neden Allahı’ım toptan sarılın emrine karşı tek bir millet olamıyor?

Koltuk sevdası mı?
Dünya sevgisi mi?
Bencillik mi?
Yoksa bizden değildir düşüncesi mi?
Ölüm korkusu mu?
Hz. Sevbân (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
"Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini çağıracakları zaman yakındır."
Orada bulunanlardan biri: "O gün sayıca azlığımızdan mı?" diye sordu.
"Hayır!” buyurdular. “Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çerçöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çerçöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!"
"Zaaf da nedir ey Allah'ın Rasûlü?" denildi.
"Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!" buyurdular. (Ebû Dâvûd, Melâhim 5)
Bizler daha neden ders çıkaramadık geçmişten ve hâla aynı hatalara düşüyoruz. Bizim mesele de karınca dişi miydi? Erkek miydi? Meselesine döndü. Sanki Müslümanların ittifak etmemede ittifak etmiş gibi bir halleri var. Ama herkes Kab Bin Malik gibi olamıyor ve benliğinden sıyrılamıyor. Özellikle disiplinsiz bir tabiata sahip olanlar nizami kurallara alışkın olmadıklarından, bunun baskısını hissettiklerinde bundan kurtulmanın yollarını ararlar. Bu tür insanlar İslam cemaatinin bünyesinde erimeyi reddederek kendi şahsiyetlerini korumaya çalışırlar. Benliği, egosu erimeyince de sırt çevirir giderler. Hatta bazen de fitnenin kaynağı olup ortalığı ifsat ederek yok olur giderler.
Ümmetin parçalanmışlığı karşısında mazlum ve masum yürekler üzüntüden paramparça olmuş durumda. “Filan memleketten adam çıkmaz!”, “ben falan cemaatle veya filanlarla bir araya gelmem!”, “onun olduğu yerde ben yokum!”, “şu kitabı (gazeteyi, dergiyi, yazarı) okuyanlar şuçludur, bunları okuyanlarla işbirliği yapılamaz” gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz anlayışla vahdet değil, ancak tefrika ve fitne üretirler.
               Oysa müslümanlar birbirine destek olan binalar gibidir. Bir kısmı diğer kısmını takviye eder. Müslümanların görevi parçalanmış burçları bir araya getirmektir. Başı gövdeyle oluşturmaktır.

            Evet, şimdi soruyorum. ehli küfrün ümmeti neden parça parça yaptığını anlıyoruz. Onlar dünyada kendi küfürlerini yaşayıp, yaşatmaya çalışıyorlar tek amaçları gayeleri budur. Onların asıl amaçları Yahudiliği veya Hristiyanlığı yeryüzüne yaymak değildir, Keşke öyle olsaydı gerçekten Tevrat’a tabi olsaydılar, keşke İncil’e tabi olsaydılar. Aslında onlar Mekke’nin müşrikleri gibi biz atalarımızın dini üzereyiz diyerek apaçık yalan söylüyorlardı. Çünkü ataları Hanif din üzereydi yani İbrahim’in dini üzereydi eğer öyle olsaydı iman etmekten başka yapacakları hiçbir şey kalmazdı.

            Kardeşlerim bu asrın küfürbazlarının, dertleri bizi parçalayıp, dinsizsizliği ehlimize empoze etmektir. Peki, şimdi soruyorum bu kadar açık bir şekilde saldırmalarına karşı bizim önderlerimiz nerede, soruyorum niçin bunların oyunlarına kanıyorlar. Bunca açık ve net olan hükümler dururken neyle uğraşıyorlar. Farz olan açık ve net hükümler varken neden hâlâ parça parça bir haldeyiz. Bunun hesabi büyük olmayacak mı? Bunca kesin hükümler dururken bizim toptan Allah’ın ipine sarılmamız için çalışmaları gerekirken, yazdıkları kitaplarla bizi bizden ayırıyorlar. Çok büyük bir acı artık yeter demenin vakti gelmedi mi?
Bizler kardeşiz, bizler ümmetçiyiz kim ne derse desin. Kimse bizi bundan vazgeçiremez. Herkez bunu böyle bilsin. Çünkü bütün yapıların yani cemaat kavramı bizim ayetlerimiz, hangi fikirde olursa olsun mesele Hasancı Mehmetçi vesaire değil, onun için bu yanlış olan yapıların taşıdıkları birçok İslam’ın emareleri var olduğu için sahip çıkmakla hükümlüyüz bunu böyle bilsinler. Müslümanların dertleri din, mesele din olunca biz bir vücudun azası olmakla mükellef değil miyiz? Daha iyi anlaşılması için örnek vermekte fayda var. Şimdi bizler, sokakta, çarşıda, pazarda biri bir bacımızın örtüsüne, tesettürüne el uzattığı zaman onun cemaatini mi? Soracağız, hayır çünkü o örtü Rabbimizin bir ayetidir. İşte biz böyle olmalıyız ki Rabbim bize yardım etsin. Bu sadece bir misal buna benzer her gün ve her yerde, ne yazık ki bunlar yapılıyor onun için kendimize gelmeliyiz. Ehli küfre karşı duruşumuzu topluca bir vücudun azaları gibi oluşturmamız gerekiyor. İşte böyle ümmet şuuruyla hareket edersek rabbim bizim yardımcımız olur aksi takdirde ayrılığın olduğu yerde şeytanın ve avenelerinin oyunlarıyla bir vücudun azası olmayız.
Kardeşlerim bu kitap azgın, sapkın, putperest zihniyetleri birleştirdi, hepimiz bunları okuyup duruyoruz, bakıyorum ehli küfrün bize yapamadıklarını biz kendi ellerimizle yapmış olmuyor muyuz? Artık yeter birbirimizi ötekileştirme zamanı daha geçmedi mi? Artık yeniden dirilmemiz gerekli, bunları bırakıp Rabbimizin emir ve yasaklarına harfiyen yerine getirmekle mükellefiz. Artık ümmet şuuruyla dirilmemiz gerekiyor.
 Numan B. Beşir (r.a.)’ dan Resululah (s.a.v) şöyle buyurmuştur; Bütün müminler birbirlerine merhametle muhabbette, lütufta ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vücud misali görürsün. O vücudun bir organı hastalanınca vücudun diğer kısımları birbirlerini hasta organının elemine uykusuzlukla harekete ortak olmaya çağırırlar. (Sahih-i Buhari Kitabul Edeb B.7 Hadis No:41)

            “İmam-ı Azam Ebu Hanife bir gün yolda yürürken bir çocuğun çamura düştüğünü gördü. İmam-ı Azam ona ‘bundan sonra düşmemek için daha dikkatli ol’ dedi. Çocuk ardından İmam Ebu Hanife’nin tesiri altında kalacağı şu muhteşem cevabı verir: ‘Ey İmam! Benim düşmem çok mühim bir iş değildir. Tekrar ayağa kalkmam da kolaydır. Hem ben düştüğüm zaman yalnız başıma düşmüş olurum. Ancak senin düşmenle bütün âlem düşmüş olur. Sakın siz düşmeyin.’ İmam-ı Azam çocuğun bu sözleri üzerine ağladı.        Çünkü Allah’ı razı etmenin yolu toplumu razı etmekten geçmiyor. Allah’ın memnuniyetini kazanmak ancak razı olduğu hükümleri hayata geçirmekle olur. Ama maalesef görüyoruz ki âlimler, hocalar “fitne olmasın” argümanın (!) ardına sığınıp birçok meselede Allah’ın hükmüne söylemleriyle veya fiiliyatta muhalefet etmekteler. Takınılması gereken tavır bu değildir. Olması gereken tüm dünyada yalnız kalsan da, yalnız yürüsen de Allah’ın istikametinde yürümektir.  Çünkü hoşnut edilmesi gereken birileri değil, bilakis Allah Azze ve Celle’dir.
            Yüce Allah bizlere kitabına ve peygamberinin sünnetine sımsıkı sarılmayı, anlaşmazlıklar halinde onlara başvurmayı farz kılmış, kitap ve sünnete hem itikad hem amel bakımından sımsıkı sarılmak ilkesi etrafında bir araya gelmemizi emretmiştir. Bu ise sözbirliğini gerçekleştirmenin ve kendisi vasıtasıyla din ve dünya menfaatlerinin gerçekleşebileceği dağınıklığın düzene girdiği bir araya gelmenin ve anlaşmazlıktan kurtulmanın bir sebebidir. Aynı zamanda o bizlere bir araya gelmeyi emretmiş ve iki kitap ehlinin karşı kaldığı tefrikaya düşmeyi de yasaklamıştır. İşte ayeti kerimenin anlamı budur.
 
            Hz Ömer’in dediği gibi; İslam, İslam olmaz cemaat olmadıkça, cemaat, cemaat olmaz emir olmadıkça, emir, emir olmaz itaat olmadıkça.

            Tevfik ve inayet ancak Allahü Teala (cc)'dandır. Ona sığınır ve ondan yardım dileriz. Allahu Teala (cc) dilimizi ve kalbimizi yalandan ve yanlıştan korusun. Amin.

Haber var islah eder, haber var ifsad eder