Video Foto Galeri Yazarlar
14.12.2019 - Cumartesi

Suudi Arabistan ve İran'ın Yemen savaşı

GÜNDEM 4 Ekim 2014 07:40
Videoyu Aç Suudi Arabistan ve İran'ın Yemen savaşı

2011 yılında Arap Baharı rüzgârı estiğinde Yemenliler sokaklara dökülmüş ve Ali Abdullah Salih rejimine meydan okumuşlardı. Salih düştü, iktidar değişti ama rejim aynen muhafaza edildi. Yemenliler baharın kokusunu aldılar ancak tadına varamadılar.

KahveKitap

Acaba bugün Yemen'de yaşananlar, Arap Yarımadası'nda beklenen darbenin öncüsü mü?

(1)

Husilerin başkent Sana'ya ilerleyişinden ve herkesi dehşet ve şaşkınlık içinde bırakarak hiçbir direnişle karşılaşmaksızın şehri ele geçirmesinden söz ediyorum. İktidar ile Husiler arasında yaklaşık 10 yıldır devam eden çekişme boyunca Sana, 'kırmızı çizgi' sayılıyordu. Ancak sürpriz gelişme, 21 Eylül günü yaşandı. Husiler başkenti abluka altına aldıktan sonra aniden saldırdılar, kilit noktaları ve merkezleri neredeyse tamamen kontrol altına aldılar. Bu durum Arap dünyasında epey bir gürültü kopardı.

Yaşananlar bir darbe değildir. Zira Husiler iktidarı değil, kenti ele geçirdiler. Gerçi bu darbeyi yapmaları için önleri açık. Cumhuriyet Sarayı direnmedi ancak Husiler kendilerini alternatif bir iktidar olarak sunmadılar. Ayrıca Yemen devrimi, eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih'i devirmiş ancak Salih'i Sana'da tutmuştu. Salih aşiret ve siyaset alanında faaliyetlerini sürdürdü. Husilerin işgali ise Sana'daki iktidarı düşürdü ancak Devlet Başkanı Abdurabbuh Mansur Hadi'yi koltuğunda tuttular. Karar alma organı kendi ellerinde, Hadi ise sembolik olarak kendi ofisinde ve koltuğunda oturuyor.  

Bu bir darbe olmadığı için farklı değerlendirmeler yapıldı. Bu bağlamda Lübnan medyası etkili bir rol oynadı. Husilerin Sana'yı ele geçirmesi zihinlerde Beyrut'taki Hizbullah tecrübesini ve örgütün Lübnan siyasi hayatındaki rolünü canlandırdı. Husiler, İran ve Caferi mezhebi yanlısı oldukları için bazı yorumcular, İran nüfuzunun yayılmasından ve Kızıldeniz'in darboğazında Doğu ile Batı arasındaki ticaret yoluna hâkim Bab'ül-Mendep Boğazı'na kadar ulaşmasından dem vurdular. Bir başka kesim İran parmağının Bağdat, Suriye ve Beyrut'la sınırlı kalmadığına, Sana ve Suudi Arabistan'ın sırtlarına kadar geldiğine dikkat çektiler.

İçlerinden bazıları İran'ın Suudi Arabistan'la Beyrut'ta yaptığı nüfuz paylaşımının bir benzerinin Sana'da da tekerrür ettiğini belirtti. İran Şûra Meclisi'nde Tahran Milletvekili olan Ali Rıza Razkai'den aktarılan 'İslam devriminin Bağdat, Şam ve Beyrut gibi üç Arap başkentinin yanı sıra Sana'da da yankısını bulduğu' yönündeki sözü, bu söylentileri destekledi. Şii medya platformlarının Yemen'deki gelişmeleri olumlu karşıladıkları açıktı. Sana işgalini kutladılar, zayıf bırakılmışların ve marjinal kalmışların yanında yer alan İslam devriminin gerçekleştirdiği başarılardan biri olarak gördüler.

Bazıları İran rejiminin temeli niteliğindeki 'velayeti fakih' düşüncesinin Yemen'deki belirtilerinden bahsederken bir başka kesim imamet düşüncesini destekleyen Husilerin, 1960'lardaki devrimin devirdiği Hamiduddin ailesinin monarji yönetimini getirme niyetinde olduğunu savundu. Bu durum Arap Yarımadası'nda beklenen siyasi darbenin kapılarını açıyor.

(2)

Bu analizlerin çoğu Maşrik (Irak, Suriye, Lübnan) menşeli ve Yemen gerçeğine ilişkin doğru bir okumaya dayanmıyor. Yani analizlerin sahipleri, Maşrik ülkeleriyle ilgili deneyimleriyle ve Arap Baharı ülkelerinde yaşanan etkileşimlere ilişkin gözlemleriyle hareket ediyorlar, Yemen gerçeğinin hususiyetine dair kapsamlı bir anlayışa dayanmıyorlar. Zira Yemen'deki çekişmenin mezhepçi temelli olduğu savı doğru değil ve tüm Zeydiler de İran yanlısı değil. Hem velayeti fakih düşüncesinin Yemen'de yeri yoktur ve Tahran'ın Bab'ül Mendep yolu, kendisini, istemediği ve aklına getirmediği noktalara götürebilecek mayınlarla doludur.

Kuzeydeki Sada'da temerküz etmiş Husiler ile Sana'daki iktidar arasındaki çekişme başından itibaren siyasiydi. Husiler dışlanmaktan ve iktidarın ihmalinden mustaripti. Ayrıca itirazları ABD yanlısı Ali Abdullah Salih Hükümeti'nin politikalarınaydı. Ancak rejim onlarla mücadelede mezhep kartına başvurdu. Onları imamet yönetimini getirmeye çalışmakla suçladı ve Husiler nezdinde büyük etkiler bırakan altı silahlı çatışma içine girdi.

Bu çatışmalar sırasında Yemen'de siyasi söylem, Tahran'ı Husilere destek vermekle ve Yemen'in içişlerine karışmakla suçluyordu. Salih'in şu an Husilerin müttefiki olması, kendisinin ve destekçilerinin Sana'nın hiçbir direniş olmadan Husilere teslim edilmesindeki rolü ve rejiminin düşmesine destek vermiş rakipleriyle hesabını görmek için onları kullanması, mezhep rolünün gerilediğini ve siyasi etkenin ön plana çıktığını gösteren kanıtlardandır.  

Yemen'de hâlihazırdaki dönüşümü mezhepçilik üzerinden yorumlayanların dayanağı, Yemen nüfusunun güneyde Şafi ve kuzeyde Zeydiye mezhebi şeklinde dağılmış olması. Husilerin mensubu olduğu Zeydiler (Hicri 2'inci yüzyılda yaşamış Zeyd Bin Ali Bin Hüseyin Bin Ali Bin Ebi Talib'e istinaden) birbirlerinden etkilenmiş olsalar da aslında 12 İmam Şia'sından değiller. İlim ehli çevrelerinde Zeydilerle ilgili yaygın yaklaşım onların usûlde Mutezile'ye fürûda farklı görüşlere mensup oldukları yönünde.

Temel eğilimleri ise siyasi olarak zalim yöneticilere karşı çıkma çağrısı yapmaktır. İnanç veya akide açısından başka fırka ve mezheplerle çatışma içinde değildirler. Düşünceleri asırlar boyunca gelişti. İçlerinden bazıları Ehl-i Sünnet'e daha yakın bir yol izlediler. Ayrıca 12 İmam Şia'sına yakın başka bir grup da ortaya çıktı. Bu grubun İran'daki İslam devrimi sonrası sesi yükseldi ve faaliyetleri arttı. İran'daki ilgili tarafların onlarla etkileşim içinde girdiği ve farklı yollarla destek verdikleri aşikâr.

Husilerin bir grup Zeydi aktivistten ibaret olduğunu ve mezhebin tüm mensuplarını oluşturmadığını ifade ettik. Bir başka önemli gerçeği yani Zeydilerin bir bütün itibarıyla nüfusu 30 milyona varan Yemen'de çoğunluğu oluşturmadıkları ve nüfusun sadece üçte birini temsil ettikleri gerçeğini göz ardı etmememiz gerekir. Şafiler nüfusun üçte ikisini oluşturuyor. Hâl böyleyken Yemen'in velayeti fakih düşüncesi içine girdiği veya Sana'nın Tahran'ın eline geçtiği gibi tespitlerin büyük ölçüde abartılı olduğunu, çokça fantezi ve temenni içerdiğini ifade edebiliriz.

(3)

Sana'da yaşananları analiz ederken zihinlerden çıkmaması gereken bir başka gerçek de Yemen'in öncelikle bir aşiret toplumu olduğudur. Kabilecilik devletten daha önemli, güçlü ve tutarlıdır. Sonra Yemen silahlı bir toplumdur. 'Cenbiye' (yarım hilal şeklindeki hançer) bir Yemenlinin dış görünüşünün bir parçası olsa da bugün Yemenli karakterinin dış aksesuarı kapsamında yer almaktadır. Bununla birlikte Cenbiye, Yemenlinin silahlı olması gerektiği ve asıl silahının evinde olduğu gerçeğini açıklayan bir semboldür. Her ailenin silah ve askeri mühimmat payı vardır.

Sosyal çevre kadar coğrafyanın da bir hususiyeti var. Kontrol altına alınamayacak dağlık bir araziyle karşı karşıyayız. Bu yüzden Yemen, kendi tarihi boyunca Osmanlılardan İngilizlere kadar tüm dış güçlere direnmiştir. El Kaide örgütünün Abin ile Yemen'in başka bazı eyaletlerinde bir nüfuzunun olduğu gerçeği zihinlerdeki yerini koruyor. Son on yıl boyunca oradaki El Kaide bitirilemedi. Üstelik örgüt bu süre zarfında Amerikan istihbarat organları ve Yemen semalarında kesintisiz uçan insansız hava araçları tarafından hedef alındı.

Yaygın kanaat, Husilerin Sana'daki merkezleri ve iktidarın kilit noktalarını ele geçirip cumhurbaşkanlığını ve iktidarın yapısını olduğu gibi muhafaza etme kararlarının arkasındaki sebebin bu karmaşık sosyal ve coğrafik haritalar olduğu yönünde. Husiler bu hamlelerinde siyasi karar alma halkası içindeki nüfuzlarını ispatlamakla yetindiler. Bu nüfuz ile birlikte yaşadıkları marjinallik ve dışlanma halini aştılar.

Yemen ve siyasi etkileşimleri hakkında konuşurken Suudi Arabistan'ın tutumu gibi göz ardı edilemeyecek bir yaklaşım daha bulunuyor. Riyad, Sana'da ses getiren birinci dış aktördür.

İki ülkenin hesapları arasında farklı güç ve derinlikte bir iç içe geçmişlik söz konusu. Suudi Arabistan'ın Yemen'deki son gelişmelere en azından görünürde büyük bir sükûnetle yaklaştığı açık. 21 Eylül günü Husiler de dahil Yemen'deki farklı siyasi oluşumlar arasında imzalanan 'ulusal barış ve ortaklık' anlaşmasını olumlu karşılamasında ve kutlamasında bu sükûnet kendini gösterdi.

Riyad ayrıca anlaşmanın imzalanmasının ardından yaşananları da aynı derecede bir sükûnetle karşıladı. Husilerin imzadan sonraki davranışlarını ve Sana'yı ele geçirmelerini kınayan açıklamalarla yetindi. Yalnız tabiatıyla bu açıklamalar Riyad'ın Yemen politikasının bütününü oluşturmuyor. Zira Suudi Arabistan, Yemen'de böylesine büyük ve önemli bir dönüşüm karşısında bu şekilde davranamaz. Riyad dizginlerin henüz elinden kaçmadığından emin ve en azından Riyad'ın bakış açısına göre durum hâlâ kontrol altında.

Belki de Suudi Arabistan, İhvancı Reform Partisi ve El Kaide unsurları ile Husiler arasındaki çekişmenin sonucunu beklemeyi düşündü. Her hâlükârda Riyad, İran'ın bu hatta girmeyeceğinden ve böyle şeyin olması halinde bu hattın Tahran'ı yıpratacağından ve Yemen'den sağ salim çıkmayacağından emin.

(4)

İktidarda yaşanan, Sana'nın işgaline ve hiçbir direniş göstermeksizin teslim olmasına götüren çöküş hakkında epey konuşuyoruz ancak iktidarın çöküşe elverişli yapısını iyi analiz etmedik. Yemen'de başkenti düşüren Husilerin gücü değil; Sana yolsuzluğun ve bitkinliğin kök saldığı iktidar kanadındaki kırılganlık ve zayıflık sebebiyle düştü. Bu iktidar, geçen Ocak ayında çalışmalarını sonlandıran Ulusal Diyalog Konferansı'nın tavsiyeleri içinden birini dahi hayata geçiremedi.

Yemen'in tüm güçlerinin temsilcilerinin katıldığı konferansın üyeleri, 10 ay boyunca Yemen'in bugününü ve geleceğini tartıştılar. Konferansın ardından hükümet hiçbir adım atmadı; tek yaptığı diyalogun sonuçlarını rafa kaldırmak ve petrol ürünlerinin fiyatlarını artırmak oldu. Bu da kamuoyunda öfke ateşini tutuşturdu. Husiler bu durumu, hükümetin görevden alınması, Ulusal Diyalog Konferansı'nın kararlarının uygulanması ve fiyat artışı kararlarının iptal edilmesi gibi taleplerini sunmaları için bir fırsat olarak gördüler. Bu taleplerin gölgesinde savaşçıları harekete geçti ve İmran'ı işgal etti. Sonrasında Sana kapılarına geldiler ve kuşattılar. Sana'yı ele geçirerek herkesi şaşırttılar.

2011 yılında Arap Baharı rüzgârı estiğinde Yemenliler sokaklara dökülmüş ve Ali Abdullah Salih rejimine meydan okumuşlardı. Sonrasında yaklaşık iki yılı rejimin düşmesini isteyerek geçirdiler. Ardından Salih'i makamından alan ve yerine yardımcısı Abdurabbuh Mansur'u atayan Körfez girişimi geldi. Bir mevki değişikliği içinde Salih düştü ancak hiçbir şeyin değişmediği rejim aynen muhafaza edildi. Dolayısıyla rejimin işleyişi aynen o eski kötü haliyle devam etti ve durum bu noktaya geldi.

Yemenliler baharın kokusunu aldılar ancak tadına varamadılar. Buradan hareketle üç yıl boyunca henüz kendilerine ulaşmayan bahar fantezisine sarılmaktalar.

Kaynak : Al Jazeera
1000
icon

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...


Haber var islah eder, haber var ifsad eder
Şahımerdan Sarı Hoca